SON DAKİKA
reklam
reklam

Aydınlık sabahları aramak ve Ömercik

Köşe Yazarı: SELAHATTİN DEMİREL   Eklenme Tarihi: 6 Şubat 2020, Perşembe - 10:20   Okunma Sayısı:

Aslında neyi bahsedeceğimin kararını vermeden yazıyorum. Şaşırma kıymetli okur, hesapçı olmadığımın teminatını hemen vereyim. Hesap uzmanlarının bile yapmadığı hesaplara göre yaşayanlarla da o sebeple pek uyuşamıyorum! Konum bu değil diyeceğim ama konumun ne olduğu da henüz belli değil, iyi mi?

Bir şiirden medet umarak başladığımı itiraf etmeliyim. Şükrü Erbaş üstadın “Ömür Hanımla Güz Konuşmaları” şiiri, dünya hâlini de hatırlattığı için iyi bir ilham kaynağı olabilir diye düşündüm.

“…Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul…”

Kışın içinde o aydınlık sabahların ancak umutlu ve gayretli insanların yüzü suyu hürmetine yaşanabileceğini de kabul etmeye başladık galiba!

Hastanelerden, gasilhanelerden, mezbahanelerden ve başka başka hanelerden bahsetmeden sıcak bir çay umuduyla uçuk fiyatları olmayan pastanelerden, hâlen yar sızılı mektup taşıyan postanelerden ve içinde birbirlerine sevgili-saygılı insanların bulunduğu ailelerin hanelerinden dem vurabilmek artık gittikçe zorlaşıyor, farkındayım.

Şükrü Erbaş’ın, Ömür Hanım’a “Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır?” diye sorması boşuna değildi!

İşte, yaşamayı can sıkıntısından kurtarmaya çalışan insan da hiç değilse eski fotoğraflara sığınıyordu. Mesela üniversite yahut lise yıllarına ait bir fotoğrafa... Bunlar da yoksa bir düğün fotoğrafına ama illaki eski bir zamana sığınarak arıyordu mutluluğu. Çünkü artık yaşamayı can sıkıntısı hâline getirmişti insan!

Üstat haklı! Dünya aydınlık sabahlarını yitirirken ülkemiz kötü bir konuda diğer ülkeleri geride bırakmasını da biliyordu! Nasıl mı? Mesela yıllardan beri uygulanan kış saati uygulamasını terk ettiğimizden, güneşin neredeyse 8 buçuğa doğru doğması nedeniyle özellikle batıdaki büyük şehirlerde yaşayan insanlarımız karanlıklar içinde işine ve okuluna gidiyordu.

Acaba Şükrü Erbaş üstat, geleceği görmüş gibi ülkesinin sabahlarına da atıfta mı bulunmuştu?

Ne olduysa oldu! O aydınlık sabahları bir kez gördü mü insan, şimdi yitirmiş olsa bile hep aramaya koyulur. Gelin, aydınlık sabahları arayalım, olmadı, günümüzü, yarınımızı karartmaya çalışanlara imkân vermeyelim! Ne dersiniz, iyi olmaz mı?

ÇİN’DEKİ VİRÜSÜN KARANLIKTAKİ PAYI!

Sade ülkemiz değil, dünyadaki gelişmeler de sabahların aydınlığını çekip almaya ant içmiş gibi, fark etmiyor musunuz? Bakın, Çin’de corona virüsü paniği ve bunun dünyaya yayılması olasılığı, Ortadoğu’da bitmeyen savaşlar, düşmanlıklar ve daha birçok şey… Karanlıklar içinde bırakıveriyor bizleri!

Dikkat edin, günümüzü çiçeklendiren haberleri de artık öyle kolay alamıyoruz. Misal; tırının motoruna kuşlar yuva yaptı diye 45 gün boyunca işe çıkmayan şoförlerin, veresiye defterini satın alarak mahalleliye nefes aldıran ismini gizleyen hayırseverlerin, yolda bulduğu yüklü bir parayı sahibine ulaştıranların… Evet, bunlara benzer haberleri de öyle kolay alamaz olduk!

Deprem felaketini yaşayan insanlarımıza destek olanların bunu rahatlıkla ilan ettiği bir zamandayız şimdi! Yine de güzel şeyler adına umut edilmez mi dersiniz?

Nazım, hapishanede bile umut edilebileceğini “Kararmasın yeter ki / Sol memenin altındaki cevahir!” şartıyla açıklamıştı. O cevahir, günden güne yaralanıyor, tuzla buz oluyorken ümitli yaşamak da gittikçe zorlaşıyor. Dikkat edin, gençlerde dahi kalp hastalıklarının artmasında bu gerçeğin ciddi bir payı vardır ama bilim henüz bu işin hissî yanıyla ilgilenmemiştir!

Bilim, bir gerçeği ortaya çıkarmadan önce onu, insan davranışında sezinleyen edebiyat olmuştur ama gel gelelim, bunu bir kuram hâline getirmek yerine romanı sonuçlandırmaya çalıştırmıştır yazı işçileri!

ÖMERCİK DE GİTTİ!

Masmavi gözleri ve o anlamlı çocuk bakışıyla tanıdık onu. Mide kanseri ve KOAH hastası olduğunu vefat haberiyle öğrendik.

Tam ismi Ömer Dönmez’di ve 4 yaşındayken eniştesi Hamdi Değirmencioğlu vesilesiyle Ses Dergisi’nin düzenlediği “Çocuk Yıldızlar” yarışmasına katılarak ikinci olmuş, kuzeni Zeynep Değirmencioğlu namıdiğer Ayşecik’le beraber pek çok filmde rol almıştı.

Türkiye’nin ilk çocuk yıldızlarından biriydi. 1970’lerde filmden filme koşarken ülke için de pek çok senaryo yazılıyor ve uygulanıyordu ama bu filmin yönetmeni belli değildi! Sokaklarda kan vardı ve 70’lerin ortasıyla beraber seks filmleri furyası başlamıştı.

Sonrasında “Ömercik” sinemadan çekilip taksiciliğe başladı. Bir gün arabasının kelebek camını tamir ederken tornavidayla sol gözünü yaraladı. Ardından pek çok işte çalıştı ve bir talihsizlik daha yaşayarak geçirdiği motosiklet kazasıyla ayakları kırıldı. Bir röportajında kendinden şöyle bahsetmişti: “Hayatım, Tarık Akan ve Fatma Girik’le oynadığımız filmin ismine benzer: Solan Bir Yaprak Gibi.”

Yeşilçam’ın “Ömercik”i, Ömer Dönmez’e Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır dilerim.

Aydınlık sabahları bulmanın zorlaştığı ve Ömercik’in de artık olmadığı bir dünyada yine de umuttan, gayretten yüz çevirmeyeceğiz değil mi?

Didem Madak ablamızın şiiriyle bağlayalım yazımızı:

“Hayata söyleyin bundan sonra gitsin
Anlamını masallarda arasın
Hay!
Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım
Da çiçekler açsın ruhunuz.
Hadi alkışlayın!
Biliyorum hala biraz safım.

Keşfettim
Küçük ruhlarınızdaki büyük Amerika’yı
Hadi alkışlayın!
BU SİZİN BAŞARINIZ.”

 

Selahattin Demirel

selahattindemirel37@gmail.com

 

reklam

MOBİL UYGULAMAMIZ

HABER ARŞİVİ


Yeşim Demir'le Rüya Yorumları


KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam