SON DAKİKA
reklam
reklam

Yeşilçam'ın usta aktörü Göksel Arsoy 65 yıllık sinema hayatını ve anılarını anlattı

Eklenme Tarihi: 29 Eylül 2022, Perşembe - 13:54   Okunma Sayısı: 30977
"Yeşilçam'ın altın çocuğu" olarak gösterilen 86 yaşındaki usta oyuncu Göksel Arsoy, "Sinemaya başladığımda büyük romancı ve sanatçıların kitaplarının, aşk filmi olarak geçen romanların sinemaya aktarılmasında aşağı yukarı hepsinde ben oynadım" dedi.
İstanbul

"Samanyolu" filmiyle Yeşilçam'da star sistemini başlatan Arsoy, 65 yıllık sinema hayatını, havacılık tutkusuyla çektiği "Şafak Bekçileri" filmini, tüm zamanların en iyi boksörü Muhammed Ali ile İngiltere'deki buluşmasını, Belgin Doruk ile "Samanyolu" filminde başlayan sinema yolculuğunu AA muhabirine anlattı.

Göksel Arsoy'un evinin güzel bahçesindeyiz. Evinizin kapılarını açtınız. Sağlığınız, sıhhatiniz nasıl?

Çok teşekkür ederim, geldiğinize, aradığınıza çok memnun oldum. Ben sağlığıma çok dikkat ediyorum. Sağlığın birinci şartı, hareket, spor. Onu hayatım boyunca hiç bırakmadım ve onun semeresini görüyorum. Sağlığı tamamlayan, sağlığı veren spordur, harekettir, canlılıktır. O yüzden herkese tavsiye ediyorum.

Evet, ömrünüz boyunca hem profesyonel tenis sporu hem atletizmle uğraşmanızı hem de at binmenizle birlikte hiç sporu bırakmayışınızı biliyoruz.

Hayatımda basketbol hariç bütün sporları yaptım. Çünkü doğduğum yerde basketbol pek yoktu. O yıllarda sempati de duyulmuyordu. Basketbol hariç aklınıza ne geliyorsa bütün sporları yaptım.

Hem çok yakışıklı hem çok çok yeteneklisiniz. Yeşilçam'a girmeniz tesadüf değil gibi. Çünkü yapımcı Fuat Rutkay ve yönetmen Sırrı Gültekin'in aynı film için sizi farklı yerlerde tanıyıp, birbirlerine önermesi de çok enteresan geliyor bana hikayenizde?

Bu kadar büyük bir şans efendim. Onlar da Bakırköylü. Ben de Bakırköylüyüm. Havaalanında İngiliz şirketinde çalışırken, ben onları, onlar beni buldu. Çok enteresan.

"Kara Günlerim" filmi ile 1957'de sinemaya merhaba dediniz.

Çok doğru. Ne kadar güzel hazırlamışsınız her şeyi biliyorsunuz.

Hayatınızın hikayesi o kadar dolu dolu ve çok güzel filmlerle, insanlarla geçmiş ki, bilmemek ayıbım olurdu.

Çok teşekkür ederim.

1957'de başlamanıza rağmen 1959 yılında "Samanyolu" filmi sizin çıkışınız oldu, Belgin Doruk'la birlikte. Bu filmin ardından yaşadığınız duygunuzu merak ediyorum. Nasıl hissetmiştiniz?

Sinemaya başladığım zamanki yıllarda, büyük romancı ve sanatçıların kitaplarının, dramatik aşk filmi olarak geçen şahane romanların sinemaya aktarılmasında aşağı yukarı hepsinde ben oynadım. 'Samanyolu' filmine rahmetli Belgin Doruk'la başladığımız zaman, bunun çok büyük bir patlama yapacağını bilmiyorduk. Fakat biz bu filmi büyük bir itina ile çektik. Yapımcı ve rejisör, Allah rahmet eylesin Nevzat Pesen'di. Bittikten sonra yapılan kopyalar İstanbul etrafındaki şehirlere gönderildi. Fakat bir hafta geçtikten sonra diğer yakın şehirlere gönderilmesi lazımken o sinemalar tarafından kopyalar geri gönderilmedi. Kıyamet koptu. O zaman firma farkına vardı ki, korkunç bir iş, muhteşem bir ilgiyle devam ediyor. 'Sinemalara niçin göndermiyorsunuz?' diye bir aylık biletler satıldı. 'Ben nasıl gönderirim?' deyince sabahlara kadar kopyalar basılarak gönderildi diğer şehirlere. İşte o filmle ben Yeşilçam'da 'star' sistemini başlatmış oldum.

"Halk kendini bizim yerimize koyup çok mutlu oluyordu"

Bu filmdeki partneriniz Belgin Doruk'la birlikte yaklaşık 15 filmde daha birlikte yer aldınız.

Evet, enteresandır. Belgin ile ben bu rolde birbirimize çok yakıştık. Zaten bu çok önemli. Yani bir filmdeki başrol oynayan erkek ve kadının birbirine bir aşk içine giriyorlarsa yakışması lazım. Star sistemi de olduğu için öyle bir hale geldik ki, çok enteresan senaryoya gerek yok. Biz Belgin'le sandala binelim, ben kürek çekeyim, ona bakayım, onunla mum ışığında yemek yiyelim, kalkalım dans edelim, ben ona şiirler söyleyeyim, bu halkın çok hoşuna gidiyordu. Halk kendini bizim yerimize koyup çok mutlu oluyordu. Ne güzel günlerdi.

Böylelikle aşkı anlatmış oldunuz seyirciye.

Evet, tabii. Biz Belgin ile 15 film yaptık. Bu arada da tabii kadın seyirciler tarafından bir anons çıkarıldı; "Aşkı öğreten adam."

Bugün düşündüğünüzde Belgin Hanımla anılarınızda kalan ilk aklınıza gelen nedir mesela?

Çok iyi niyetli, çok disiplinliydi. Güzel bir kadındı. Arabayla geçer, onu evinden alırdık sabahları. Bir tek gün evinin kapısında onu beklemedik. Hep elinde çanta o bizi bekliyordu. Bu ne güzel bir disiplin, bu ne güzel bir saygıdır.

"Çok tercih edildiğim için arzu ettiğim ücretler hep ödendi"

Yeşilçam yapımcıları sizinle film yapmak için yarıştı. Hatta 1962 senesinde şöyle deniyormuş, 'Göksel'le film yap, parayı kap." Çok mu kazandırdınız yapımcılara? Bu 1962 yılına ait bir söylenti miydi? Yoksa gerçekten Yeşilçam'da en çok kazanan aktör siz miydiniz?

Çok tercih edildiğim için istediğim, arzu ettiğim ücretler hep ödendi. Bu arada ilerleyen yıllarda ben parayı alıp gitmedim, bir şirket kurdum. O şirkette 12 tane film yaptım, kendi anlayışım, kendi dünyamla. Mesela iftiharla söylerim benim çok büyük aşkım, havacılık, hava kuvvetleri. Yeşilçam'da ilk havacılık filmini 'Şafak Bekçileri'ni ben yaptım. Hem yapımcı hem de başrol olarak. Bu film ilk havacılık filmi olarak çok enteresan hikayelere sebep oldu. Mesela o tarihlerde şu konuşuluyordu, 'Kızlar havacılarla evlenmiyordu ama Şafak Bekçileri'nden sonra evlenmeye başladılar.' Benim bu filmi çekmemin ardından, Hava Kuvvetleri'ne, Hava Harp Okulu'na, çok büyük arzu oldu. Gençler, kız-erkek hücum etti. Bu en büyük hizmetlerden biridir.

"Amerika bile böyle bir filmi bizden 23 yıl sonra çekti"

Peki filmi çekerken ihtilalin çıkması durumunu nasıl açıklayacaksınız? Nasıl tamamladınız filminizi?

Bu filmin yapımında o tarihteki Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel'in büyük ilgisi ve yardımıyla her türlü sıkıntıyı aştık. Filmi çekerken olan o hadiseden dolayı büyük bir üzüntü oldu. Eskişehir Hava Kuvvetleri'nde kalıp ve büyük bir çaresizlik içindeydik. Allah razı olsun bize telefon edip, 'Çocuklar telaşa gerek yok. Bu hadise sizi alakadar etmez. Derhal toplanın üsse gidip filminize devam edin.' dedi. Allah gani gani rahmet eylesin. O çok büyük bir insandı. Çok güzel bir film çektik.

Şafak Bekçileri" ile aslında Hollywood'un "Top Gun" filmini 23 yıl önce ülkemizde çekmiş oldunuz sanırım, değil mi?

Bravo. ABD bile böyle bir filmi bizden 23 yıl sonra çekti. Biz daha evvel çektik. İşte bu benim doğduğumda Hava Kuvvetleri'ni görmem, havacılara aşık olmamın bir neticesidir.

Aslında subay olmak istemişsiniz ve aileniz engellemiş. Ama ne kadar şanslısınız ki, bir aktör, yapımcı olarak o filmi yaparak aslında bu gönlünüzdeki arzuyu yine de yerine getirmişsiniz değil mi?

Tabii. Bu benim sinemada yapmak istediğim kendime göre büyük bir borçtu. Hayran, aşık olduğum bu insanlara böyle bir film yaparak hediye ettim.

Sean Connery'nin James Bond film serisini izlemeye başlayıp, "Türk James Bond"u oluşturma kararıyla Londra'ya gittiğinizde "Mehmet Bond, James Bond'a Karşı" haberinizin çıkması sonrası neler oldu?

Şimdi onun doğrusunu şöyle anlatayım. Bir gün elime bir mecmua geçti. Çok enteresan, böyle bakarken Sean Connery'nin menajeri konuşuyor, diyor ki, 'James Bond filmleri çok iş yaptı. Çok başarılı, hala devam ediyor ama bir gün bitecek. Bunlar bittiği zaman üstüne yapıştığı için benim artistim Sean Connery'i de bitirecek. O yüzden bir tedbir almalıyım. Artistimi James Bond filmlerinden ayırıp diğer normal filmlere çevirmeliyim.' Çok doğru. Dedim ki, 'Bak sana da hitap ediyor söyledikleri. Sana da bu romanlardan çevrilen dramatik aşk filmleri yapıştı. Bunlar bitince seni bitirecek. O zaman sen de bir değişiklik yap. Bu sefer sen onların yapamadığını, bıraktığını devam ettir. Türkiye'de ilk James Bond'u sen çek. Bunun bir kanunu var. Güzel kızlar, çok pahalı güzel yerler, kulüpler, barlar, değişik kavga stilleri, arabalar, helikopterler, uçaklar, tabancalar var.

Aksiyon var yani?

Aksiyon... Bunları düşündük, hazırladık. Benim başkanlığımda bir grup bu senaryoyu yazdık. İlk olarak da bunun seri çekimi için Londra'ya gittim. Londra'ya bizdeki gibi dışarıdan Avrupalı filmciler geliyor, çekiyor falan ama orada bir kare çekemezsiniz izin almadan. Bu bir disiplin içinde. Ben gittim, hem izin hem de o teknik ekiplerin olduğu dernekten bir fotoğraf makinesi ve kamerayı aldım. Yerleri tespit ettik. Bu arada gitmeden evvelki bir yılda askerliğimi yedek subay yaparken bir grup gelmişti. 'Türk Köylüsü Nasıl Eğitiliyor?' diye BBC'ye bir film çekiyorlardı. Bunun için Genelkurmay'dan yardım istemişler. Genelkurmay da yardım için destek vermiş ve bu arada, 'Bizim büyük sanatçımız şu anda yedek subay. Onu da sizin yanınıza veriyoruz, size gösterecek.' denmiş. Ben bunları istedikleri yerlerde dolaştırıp çok yardım yaptığım için dost ve ahbap olmuştuk. Dolayısıyla Londra'ya gittiğim zaman ben daha evvelden haber vermiştim. BBC'ye uğrayarak onları buldum. Çok büyük yakınlık ve dostluk gösterdiler. Yakınlık ne güzel. Filmi çekmeye başladık ve bir ilan verdik gazeteye.

'Türk James Bond'u çekeceğimiz film için arktris arıyoruz. Adres, Türk Konsolosluk Binası. O sabah kalktım 'Ya kim gelir?' dedim ve yürüyerek otelden gittim. Köşeyi bir döndüm ki, bütün güzel kızlar dolu. Geldim, bana 3 tane lazım. Şimdi utandım ya ne yapacağım, nasıl diyeceğim? Dedim ki kızlara, 'Efendim teşekkür ederim geldiniz, 3 kişi seçmek mecburiyetindeyim. Sizlerden özür dilerim. Hikaye icabı seçeceğim 3 kız çirkin kızlar olacak, güzellere bu filmde yer yok. Özür dilerim.' Böyle bir numara yaptım. 3 tane kız seçtim. Orada yaşayan bir dostumun da büyük jesti oldu. Muhteşem bir Jaguar yarış arabası verdi. Arabayı ben kullanıyorum, tepesinde kızlar var. Bir kızı da alacağız geliyoruz kırmızı trafik işaretine doğru. Öyle bir gelmem lazım ki, yeşil yanarken ben tam geldiğimde kırmızı yanacak, duracağım. Kız, üçüncü kız olarak arabaya binecek, arabanın üstü açık. Fakat trafik sebebiyle bir türlü denk gelmiyor. Biraz sallanıyoruz, derken bir trafik polisi geldi. Elindeki copla cama vurdu, 'Bir daha dönersen arabanı altından alıyorum.' dedi. Bana da tembih ettiler, 'Polisle böyle bir şey olursa hiç cevap verme git.' Ben de hemen gittim. Biraz bekledik yarım saat kadar. O oradan ayrıldı ve biz sahneyi çektik. Çok güzel barlarda, çok değişik favori yerlerde çektik. Sonra beni televizyonlar davet etti. Televizyonlarda yanımda bu üç kız, çok güzel programlar yaptık, çok enteresandı. O kadar güzeldi ki. Ben arabayla gitmiştim, dönerken son kontrol oldu. Gece, yağmur da yağıyor. Pasaportumu uzattım. İngiliz memur pasaportu aldı, baktı, damgayı bastı döndü, 'Göksel Arsoy çektiğiniz filmi çok merak ediyorum.' dedi. Yani televizyonlarda ne kadar çok seyredilmiş ki, bana son dakikada bunu söyledi.

Ömer Şerif'le bir kıyaslanmanız olmuş orada. Sonra Avrupa'da çok fazla ilerleme kaydettiniz mi?

Bana gazete yardım etmek istedi ve İngiliz filmcileri çağırdı. Sunday Times'ta oturuldu hep beraber, konuşuluyor. Gazetenin iki numaralı sahibi, 'Biz gazete olarak destekleyeceğiz.' dedi. Dolayısıyla büyük bir şans. 'Eğer yakında başlayacağınız bir film varsa Göksel'i de oynatalım' dediler. Onların içinde olan vazifeli İngiliz Hanım dedi ki, 'Maalesef şöyle bir şansızlık var. Türkiye'de bizim filmlerin çok avantajlı bir piyasası yok. Dolayısıyla sıcak bakmıyoruz.' Ben de o sırada, 'Peki, Mısırlı Ömer Şerif'i oynatıyorsunuz.' dedim. O da, 'Ömer Şerif, Arap devletlerinin temsilcisi, büyük bir piyasa o yüzden. Ama ben hayatımda senin kadar sıcak bir sarışın görmedim' dedi. Dolayısıyla bu iş de orada bu şekilde bitti.

"Türk James Bond Arap ülkelerinin dikkatini çekti"

Ama sizin Orta Doğu'da büyük bir hayran kitleniz oldu, değil mi?

İstanbul'a geldik diğer sahneleri çektik. Film hazırlandı, sinemalara kondu. Çok büyük ilgi gördü, çok büyük bir şans. O kadar güzel bir iş yaptı ki anlatamam ve bu Arap ülkelerinin de dikkatini çekti. Lübnan, Beyrut'tan iki teklif geldi. Birisi bir kadının şirketiydi. Çok sempatikti, daha iyi imkanları vardı. İlk co-production film için anlaştık. Beyrut'a gidecek, oradaki sahneleri çekeceğiz. Benim karşımda onların aktristi oynayacak. Diğer küçük rollerde de yine onların erkek artistleri oynayacak. Dönüşümüzde benim karşımdaki artist Türk değişecek, diğer rollerde yine Türkler oynayacak. Böyle bir çalışmaya başladık. Bu arada kadroda Mısır'dan aldıkları Farid Shawqi diye bir artist var. Pahalı bir barda çalışıyoruz. 3 gündür şahane sahneler çekiyoruz. Bir sahneye geldi sıra, ben oturuyorum, karşımdaki masada da Farid Shawqi var. Ayakta iki tane fedaisi, buradaki sahnede onların yıldızı kadın artist Tarup oynuyor. Çekim başlar başlamaz Farid Shawqi kalktı dedi ki, 'Bir dakika bir şeyi düzeltmemiz lazım. Mısır'da çektiğim filmlerde daima bir kavga sahnesinde önümdekine vurup devirir, kameraya döner, olur böyle şeyler derim. Bunu millet biliyor. Şimdi burada ilk bu sahneyi de çekmemiz lazım.' dedi.

Bizdeki rejisör de dedi ki, 'Size Arapça olarak verildi, okudunuz ve o zaman bunu söylemediniz. Böyle bir şey yok'. O da 'Oynamam, bırakırım' diyor. Disiplini yok. Fotoğraf direktörü Mısırlı onu aldı çekti, 'Bizi çok müşkül durumda bırakıyorsun. Mısır filmciliğini lekeliyorsun, yapma bunu' dedi. O, 'İlla bu sahne olacak.' diye diretti. Baktım olmuyor, 'bir dakika, tamam, onun dediğini yapacağız.' dedim ve anlattım. 'Kız elinde gülle bana doğru gelirken bu çelme takacak, kız düşecek. Karşılıklı ikimiz ayağa kalktığımızda seninle konuşacağız. Sen bana vuracaksın, ben böyle döneceğim. Sonra konuşma başlayacak. Tamam ne istersen.' Sonra çekmeye başladık. Tarup yürüyerek geldi. Bu çelme taktı, Tarup düştü. Ayağa kalktım, o da kalktı, durdu. Döndüğünde bana, 'Burayı ben yazdım, benim kim olduğumu biliyor musun?' dedi. Ben de, 'Ben senin kim olduğunu biliyorum. Sen orta şarkın en hızlı silah çeken adamısın, benden sonra.' dedim. Çektim tabancayı, öldürdüm sahnede. Onun da işi bitti. Bu sahne yıllar yıllar evvel bir kovboy filminden aklımda biraz kalmıştı. Burada işe yaradı.

Harika, son noktayı da koymuşsunuz böylece.

Evet, sonra da bu çekim bitti. İstanbul'a geldik. Afiş hazırlanırken onların bir arzusu oldu. Arapça afişte benim Müslüman olduğum belli olsun, daha büyük ilgi görsün diye 'Muhammed Göksel Arsoy' yazıldı.

Peki bizim Türk dizilerimiz, filmlerimiz şu anda Orta Doğu'da çok fazla izleniyor. Bu anlamda kapıları ilk siz açmışsınız diyebilir miyiz?

Evet, yani bu hak benim. İlk bu co-production denen olayı ben açtım. Bütün bu piyasayı ben getirdim. Film, büyük iş yapınca İtalya'dan da teklif geldi bana. İtalyan firması diyor ki, 'İtalya, Türkiye ve Lübnan'da artistleri kullanarak üçlü bir senaryoyla tekrar çekelim.' Tamam dedik, ben havalardayım İtalya'ya atlıyorum diye. Senaryo yazılırken büyük bir şanssızlık oldu. Lübnan'da harp başladı. Bütün her şey durdu. Ortalık perişan oldu ve hayalimiz olan İtalya'ya gidemedim.

Peki şimdi dizilerimiz oralarda çok tutuyor ama sizin yaptığınız gibi film yaparak ses getiren ortak çalışmalarımız halen yok. Sizce bunun sebebi nedir? Siz o zaman yapmışsınız ama bugün sadece dizilerle ilerleniyor.

Demek ki buradan cazip bir teklif oralara götürülemiyor. Bu cazip teklifi araştırarak onların beklentilerini keşfetmek lazım. Bu zor bir iş.

"Hayatımda ben bu kadar güzel bir siyah adam görmedim"

Peki efendim, Muhammet Ali'yle Londra'daki buluşmanızı da çok merak ediyoruz.

Filmi çekerken Londra'da büyük bir kıyamet kopuyor. 'Dünya çapındaki boksör Muhammed Ali Londra'ya geliyor. Maç yapacak.' Ben bunu okuyunca Bakırköy'den arkadaşım Doğan (Uluç) Hürriyet'in Londra muhabiri, geldi, beni buldu. Muhammed Ali'nin antrenman yaptığı spor salonuna gittik. Dışarısı kalabalık, herkes çıkarken onu görsün diye bekliyor. Ben de İngilizce, 'Şans dilemek için Muhammet Ali, sana Türkiye'den, İstanbul'dan geldim. Orta Doğu'nun sinema artistlerinden Göksel Arsoy.' yazdım ve kapıdaki İngiliz polise rica ettim. Bunu onun adamlarından birine verin dedim. Gittiler, verdiler. 'Hiç ümit yok.' diyorduk ki uzun boylu bir siyahi çıktı, 'Göksel Arsoy.' dedi. Bizi içeriye aldı, yürüdük. Antrenman sonu gelmiş, bizi yanına getirdi, bitti. Onu kuruladılar, boks gömleğini giydirdiler ve sahneye aldılar, ringe çıkardılar. Döndü ve dedi ki, 'Bana uğur dileğini kabul ediyorum. Türkiye'den, Orta Doğu'nun en büyük artisti gelmiş.' İki siyahi beni bir tuttu, koydular yanına.

Hayatımda ben bu kadar güzel bir siyah adam görmedim. Çok güzel, çok sempatik, güler yüzlü, canlı bir insan. Sarıldı. Çok büyük, candan bir adam. Resimler çekildi, filmler çekildi. 'Geliyorsun değil mi yarın akşam maça?' dedi. 'Bilet bulamadım' dedim. Yalandı ama bilet değil, bilet bir pound. Nereden vereceğiz o parayı? 'Tamam sen Hilton'un kapısında şu saatte bekle, benim adamlarım seni alacak.' dedi. Orada buluştuk beni aldı, getirdi, salona girdik. Kıyamet, dolu İngilizler hep en önde oturuyor. Amerika'dan gelmiş arkadaşları beni aralarına aldılar. Çok dostluk gösterdiler. Muhammed Ali çıktı bir 'yuh' başladı. Aman ne kadar üzüldüm. Ama o hiç aldırmadı, sıçrayarak geldi ringe çıktı. Arkasından İngiliz çıktı ama ağır bir boksördü. 'Eyvah' dedim. Maç başladı. Devamlı kaçak oynuyor Muhammed Ali. Onun bütün vurdukları boşa gidiyor. Birinci raund bitti, iki bitti, üç bitti, dört bitti. Allah yardım etti. Beşinci raundda İngiliz'e bir çaktı, nakavt. Ben kendimi kaybetmişim, oturduğum koltuğun üstüne çıktım. Bağırıyorum. Amerika'dan gelen arkadaşlar tuttular, 'Aman otur, otur. Bunlar bizi öldürür.' Bu hikaye de böyle. Çok teşekkür ederim.

Kaynak: AA
Editör: AA

reklam alanı

YORUMUNUZU BIRAKABİLİRSİNİZ

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

MOBİL UYGULAMAMIZ

HABER ARŞİVİ


Merhaba Sevgili Okurlarım. 


KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam

sinop web tasarım