Son yıllarda savaş teknolojileri, yapay zekâ ve otonom sistemlerin devreye girmesiyle köklü bir dönüşüm geçiriyor. İsrail, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri. Demir Kubbe ’den otonom İHA’lara, hedef belirlemede kullanılan algoritmalardan siber savaş ağlarına kadar birçok sistem, savaşın kurallarını yeniden yazıyor. Ancak bu “yüksek teknoloji mucizesi” olarak lanse edilen uygulamalar, Gazze’de bambaşka bir gerçekliği ortaya koyuyor: sivillerin hedef alındığı, uluslararası hukukun yok sayıldığı, ölüm ve yıkımın teknolojik bir soykırıma dönüştüğü bir tablo.
İsrail’in YZ kullanımındaki öncelikli sembol, Demir Kubbe. Bu sistem, kısa menzilli roket ve havan saldırılarını etkisiz hâle getirmesiyle övülüyor. Ancak gerçekte İsrail, bu başarıyı kendi güvenliği için bir “kalkan” olarak gösterirken, aynı teknolojik kapasiteyi Gazze’de siviller üzerinde ölümcül bir “kılıç” gibi kullanıyor. Gazze’nin dar sokakları, yıkılmış binaları ve enkaza dönmüş mahalleleri, Demir Kubbe ’nin sadece savunma amaçlı bir sistem olmadığını, savaşın tek taraflı dengesini oluşturduğunu kanıtlıyor.
Bunun yanında, İsrail’in Habsora ve Lavender gibi yapay zekâ destekli algoritmaları, hedef belirleme süreçlerinde kilit rol oynuyor. Bu sistemler, bir binayı, mahalleyi ya da kişiyi “tehdit” kategorisine sokarak otomatik olarak saldırı listesine dahil edebiliyor. İnsansız hava araçlarıyla yapılan saldırılarda, Harop gibi otonom kamikaze İHA’lar devreye giriyor. Böylece bir bilgisayar kodunun “hedef” dediği nokta, çoğu zaman çocukların, kadınların ve yaşlıların bulunduğu evlere dönüşüyor. Yapay Zekanın’nın verdiği kararlarla binlerce sivil, yan hasar adı altında hayatını kaybediyor.
İsrail’in savaş pratiği yalnızca kara ve hava saldırılarıyla sınırlı değil. YZ tabanlı siber sistemler, düşman ağlarını çökertmekten cephedeki anlık hareketleri izlemeye kadar çok geniş bir yelpazede kullanılıyor. Ancak bu siber kapasite de çoğu zaman, Gazze’deki altyapıyı hedef almak, hastaneleri, iletişim hatlarını ve enerji sistemlerini devre dışı bırakmak için işlev görüyor. Böylece siviller, sadece bombaların değil, aynı zamanda karanlığın, susuzluğun ve iletişimsizliğin de hedefi hâline geliyor.
7 Ekim sonrası operasyonlar, İsrail’in bu teknolojileri adeta soykırım pratiğinin bir parçası hâline getirdiğini gözler önüne serdi. Gazze’de her yeni saldırı dalgası, bir yandan sivillerin hayatını yok ederken, diğer yandan “savaş etiği” ve “uluslararası hukuk” kavramlarının altını tamamen boşaltıyor. YZ’nin sağladığı hız, otomasyon ve ölümcül isabet oranı, Gazze’de insanlık değerlerini yok eden bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.
Bugün İsrail’in yapay zekâ ve otonom sistemlerle yürüttüğü savaş, yalnızca askeri literatürde “teknolojik yenilik” olarak kayda geçmiyor. Aynı zamanda sivillerin yok sayıldığı, etik ilkelerin çöktüğü ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bir insanlık trajedisi olarak tarihe kazınıyor. Gazze’de yaşananlar, Yapay Zekânın insanlığın ortak güvenliği için mi, yoksa sistematik katliamların yeni bir aracı olarak mı kullanılacağı sorusunu gündeme getiriyor.
Eğer bu gidişat uluslararası toplum tarafından durdurulmazsa, İsrail’in Gazze’de attığı adımlar yalnızca bugünün acısını değil, geleceğin savaşlarını da belirleyecek. Yapay Zekanın bir “kurtarıcı teknoloji” değil, kontrolsüz bırakıldığında insanlığın en karanlık yüzünü açığa çıkaran bir soykırım makinesi hâline geldiği Gazze örneğiyle açıkça ortada.
Bu nedenle, mesele sadece İsrail’in politikası değil; aynı zamanda insanlığın gelecekteki savaşlarının ahlaki sınırlarını çizme meselesidir.