SON DAKİKA
reklam
reklam

Küresel Güç Mücadelesinin Odağı:Büyük Orta Doğu ve Enerji Jeopolitiği

Köşe Yazarı: RAVZA PEKŞEN  Eklenme Tarihi: 12 Ocak 2026, Pazartesi - 12:02 Okunma Sayısı:

Günümüzde Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), sadece bir siyaset meselesi olmanın ötesine

geçerek küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı stratejik bir satranç tahtası haline

gelmiştir. Türkiye'de yoğun tartışmalara konu olan bu proje, aslında jeopolitik teorilerin bir

sentezi niteliğindedir. Projenin teorik kolonlarını; Mackinder’ın Kara Hakimiyet Teorisi,

Mahan’ın Deniz Hakimiyet Teorisi, George Kennan’ın Çevreleme Politikası ve

Spykman’ın Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi oluşturmaktadır. Bu teoriler, bölge üzerindeki

hakimiyet mücadelesinin tarihsel ve bilimsel altyapısını kurmaktadır.

Cebelitarık Boğazı’ndan Fas, Tunus, Cezayir ve Libya’ya; oradan İsrail ve Türkiye hattı

üzerinden Pakistan ve Afganistan’a kadar uzanan bu devasa coğrafya, projenin kapsam alanı

içerisindedir. Orta Doğu projesinde temel amaca baktığımızda; Hazar ve Orta Doğu

havzasındaki küresel rakip güçleri bölgeden uzaklaştırmak ve Spykman’ın öngördüğü Kenar

Kuşak teorisini fiilen hayata geçirmek olduğunu görüyoruz. Bu stratejik hedeflere ulaşmak

adına bölge aktörlerine yönelik "sopa ve havuç" politikaları (tehdit ve ödül dengesi) aktif

olarak uygulanmaktadır. Genel bir yorumla ifade etmek gerekirse, günümüzde yaşadığımız

pek çok bölgesel kriz bu temel stratejinin yansımalarıdır.Bu durumun en çarpıcı ve güncel

örneklerinden birini Venezuela üzerinde gözlemliyoruz. ABD’nin Venezuela’ya yönelik

abluka girişimleri ve "artık kontroller bizden sorumludur" şeklindeki sert retoriği, meselenin

temelinde yatan enerji kaynağı gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Venezuela, enerji

bakımından dünyanın en önemli rezervlerine sahip ülkelerinden biridir. Ancak realist bir

perspektifle bakıldığında; bir ülkenin sadece zengin enerji kaynaklarına sahip olması, onu

uluslararası sistemde tek başına güçlü kılmaz. Asıl belirleyici olan, bu kaynakları

savunabilecek askeri ve stratejik güce sahip olmaktır.

Sayın Trump’ın açıklamalarına ve bölgedeki askeri hareketliliğe baktığımızda, nükleer gücün

caydırıcılıktaki hayati rolü bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Eğer bir aktör, nükleer güç gibi

karşı tarafın hamlelerine aynı tonda "misilleme" yapabilecek bir kapasiteye sahip olsaydı,

nükleer caydırıcılık dengesi nedeniyle bu denli kolay bir hedef haline gelmezdi. Ancak

Venezuela’nın enerjisini savunacak ve işleyecek askeri kapasitesindeki eksiklikler, dış

müdahaleleri daha belirgin ve kolay kılmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe askeri

güç; ordusu, silahları ve teknolojik kapasitesiyle devletlerin bekası için en somut teminat

olmaya devam etmektedir.Sonuç olarak, coğrafi keşiflerden günümüze kadar geçen süreçte

aktörler ve isimler değişse de, kaynaklara hakim olma meselesi hep aynı kalmıştır. Bugün

Venezuela için konuştuğumuz bu güç mücadelesini, yarın başka bir stratejik aktör üzerinden

konuşmaya devam edeceğiz. Sayın Putin’in "tek bir güç olmadığını" hatırlatan hamleleri çok

kutupluluk mesajı verse de, Rusya-Ukrayna savaşının Rusya’yı yıpratması, ABD’nin bu

rekabette şu an için öne geçmesine neden olmuştur. Tarih tekerrür etmekte; jeopolitik teoriler

yeni krizlerle yeniden hayat bulmaktadır.

Kaynakça

1) Karabulut, B. (2023). Strateji ve Jeopolitik. Nobel Akademik Yayıncılık.2)

Pekşen, R. (2025). Yumuşak Güç:Türkiye'nin Dış Politikasında Etki ve Eleştiri Arasında. Tünaydın Gazetesi

reklam

HABER ARŞİVİ

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam