Günümüzde Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), sadece bir siyaset meselesi olmanın ötesine
geçerek küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı stratejik bir satranç tahtası haline
gelmiştir. Türkiye'de yoğun tartışmalara konu olan bu proje, aslında jeopolitik teorilerin bir
sentezi niteliğindedir. Projenin teorik kolonlarını; Mackinder’ın Kara Hakimiyet Teorisi,
Mahan’ın Deniz Hakimiyet Teorisi, George Kennan’ın Çevreleme Politikası ve
Spykman’ın Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi oluşturmaktadır. Bu teoriler, bölge üzerindeki
hakimiyet mücadelesinin tarihsel ve bilimsel altyapısını kurmaktadır.
Cebelitarık Boğazı’ndan Fas, Tunus, Cezayir ve Libya’ya; oradan İsrail ve Türkiye hattı
üzerinden Pakistan ve Afganistan’a kadar uzanan bu devasa coğrafya, projenin kapsam alanı
içerisindedir. Orta Doğu projesinde temel amaca baktığımızda; Hazar ve Orta Doğu
havzasındaki küresel rakip güçleri bölgeden uzaklaştırmak ve Spykman’ın öngördüğü Kenar
Kuşak teorisini fiilen hayata geçirmek olduğunu görüyoruz. Bu stratejik hedeflere ulaşmak
adına bölge aktörlerine yönelik "sopa ve havuç" politikaları (tehdit ve ödül dengesi) aktif
olarak uygulanmaktadır. Genel bir yorumla ifade etmek gerekirse, günümüzde yaşadığımız
pek çok bölgesel kriz bu temel stratejinin yansımalarıdır.Bu durumun en çarpıcı ve güncel
örneklerinden birini Venezuela üzerinde gözlemliyoruz. ABD’nin Venezuela’ya yönelik
abluka girişimleri ve "artık kontroller bizden sorumludur" şeklindeki sert retoriği, meselenin
temelinde yatan enerji kaynağı gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Venezuela, enerji
bakımından dünyanın en önemli rezervlerine sahip ülkelerinden biridir. Ancak realist bir
perspektifle bakıldığında; bir ülkenin sadece zengin enerji kaynaklarına sahip olması, onu
uluslararası sistemde tek başına güçlü kılmaz. Asıl belirleyici olan, bu kaynakları
savunabilecek askeri ve stratejik güce sahip olmaktır.
Sayın Trump’ın açıklamalarına ve bölgedeki askeri hareketliliğe baktığımızda, nükleer gücün
caydırıcılıktaki hayati rolü bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Eğer bir aktör, nükleer güç gibi
karşı tarafın hamlelerine aynı tonda "misilleme" yapabilecek bir kapasiteye sahip olsaydı,
nükleer caydırıcılık dengesi nedeniyle bu denli kolay bir hedef haline gelmezdi. Ancak
Venezuela’nın enerjisini savunacak ve işleyecek askeri kapasitesindeki eksiklikler, dış
müdahaleleri daha belirgin ve kolay kılmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe askeri
güç; ordusu, silahları ve teknolojik kapasitesiyle devletlerin bekası için en somut teminat
olmaya devam etmektedir.Sonuç olarak, coğrafi keşiflerden günümüze kadar geçen süreçte
aktörler ve isimler değişse de, kaynaklara hakim olma meselesi hep aynı kalmıştır. Bugün
Venezuela için konuştuğumuz bu güç mücadelesini, yarın başka bir stratejik aktör üzerinden
konuşmaya devam edeceğiz. Sayın Putin’in "tek bir güç olmadığını" hatırlatan hamleleri çok
kutupluluk mesajı verse de, Rusya-Ukrayna savaşının Rusya’yı yıpratması, ABD’nin bu
rekabette şu an için öne geçmesine neden olmuştur. Tarih tekerrür etmekte; jeopolitik teoriler
yeni krizlerle yeniden hayat bulmaktadır.
Kaynakça
1) Karabulut, B. (2023). Strateji ve Jeopolitik. Nobel Akademik Yayıncılık.2)
Pekşen, R. (2025). Yumuşak Güç:Türkiye'nin Dış Politikasında Etki ve Eleştiri Arasında. Tünaydın Gazetesi


































