Avrupa Birliği (AB), kuruluş felsefesini şekillendiren temel ilkelerden biri olan şeffaflık ve hukukun üstünlüğü alanında alarm veren bir döneme girmiş durumda. Son yayımlanan uluslararası raporlar ve denetim bulguları, Birliğin yolsuzlukla mücadelede önceki yıllara kıyasla belirgin bir ivme kaybı yaşadığını ortaya koyuyor. Uzun süre “iyi yönetişim” ve “temiz kamu yönetimi” standartlarının küresel ölçekte referans noktası olarak gösterilen AB, bugün kendi iç tutarlılığını sorgulatan bir tabloyla karşı karşıya.
YOLSUZLUK ALGISINDA GERİYE GİDİŞ
Yolsuzlukla mücadelede küresel ölçekte en çok takip edilen göstergelerden biri olan algı endeksleri, AB ülkelerinin tamamı için aynı yönde olmasa da genel eğilimin aşağı doğru olduğunu gösteriyor. Özellikle son beş yılda, bazı üye ülkelerde kamu ihaleleri, siyasi finansman ve çıkar çatışmaları konularında risklerin arttığına işaret ediliyor. Pandemi sonrası dönemde kamu harcamalarının hızla artması, denetim mekanizmalarının zayıflaması ve acil karar alma süreçlerinin yaygınlaşması, bu riskleri daha da görünür hale getirdi.
Bir zamanlar yolsuzlukla mücadelede “en iyi uygulamalar kulübü” olarak anılan AB’de, bugün birçok ülkede yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar, medya özgürlüğüne yönelik baskılar ve sivil toplumun hareket alanının daralması dikkat çekiyor. Bu gelişmeler, yolsuzlukla mücadelede sadece teknik değil, aynı zamanda siyasi bir gerilemeye işaret ediyor.
KURUMLAR GÜÇLÜ, UYGULAMA ZAYIF
AB düzeyinde bakıldığında, mevzuat ve kurumsal çerçeve hâlâ güçlü. Avrupa Savcılığı Ofisi (EPPO), Avrupa Sayıştayı ve OLAF gibi kurumlar, teorik olarak yolsuzlukla mücadelede önemli araçlar sunuyor. Ancak raporlar, bu araçların etkinliğinin uygulamada sınırlı kaldığını vurguluyor. Bazı üye ülkelerin EPPO’ya katılmaması ya da iş birliğini isteksiz biçimde yürütmesi, Birliğin ortak mücadele kapasitesini zayıflatıyor.
Sorunun bir diğer boyutu ise yaptırım mekanizmalarının tutarsızlığı. AB, aday ülkelerden veya üçüncü ülkelerden yüksek standartlar talep ederken, kendi içindeki ihlaller karşısında daha temkinli ve yavaş hareket etmekle eleştiriliyor. Bu durum, Birliğin “çifte standart” suçlamalarına maruz kalmasına ve normatif gücünün aşınmasına yol açıyor.
SİYASİ KUTUPLAŞMA VE POPÜLİZM ETKİSİ
Yolsuzlukla mücadelede ivme kaybının arkasındaki temel nedenlerden biri de artan siyasi kutuplaşma. Popülist söylemler, yargı ve denetim kurumlarını “elitlerin aracı” olarak hedef alırken, hesap verebilirlik mekanizmalarını zayıflatıyor. Bazı ülkelerde hükümetler, yolsuzluk iddialarını siyasi saldırı olarak nitelendirerek soruşturmaların önünü kesmeye çalışıyor.
Bu ortamda kamuoyunun yolsuzluğa karşı duyarlılığı da karmaşık bir hal alıyor. Ekonomik belirsizlikler, hayat pahalılığı ve güvenlik kaygıları, seçmenlerin önceliklerini değiştiriyor. Yolsuzluk, soyut ve uzun vadeli bir sorun olarak algılanırken, kısa vadeli ekonomik vaatler siyasi tartışmalarda daha fazla yer buluyor. Bu da siyasetçilerin yolsuzlukla mücadeleyi geri plana itmesine zemin hazırlıyor.
PANDEMİ VE FONLAR: KAÇIRILAN FIRSAT
Pandemi sonrası dönemde hayata geçirilen toparlanma fonları, AB için hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir risk anlamına geliyordu. Yüz milyarlarca avroluk kaynağın kısa sürede dağıtılması, şeffaflık ve denetim mekanizmalarının sınırlarını zorladı. Raporlar, bazı ülkelerde bu fonların dağıtımında çıkar çatışmaları, şeffaf olmayan ihale süreçleri ve siyasi kayırmacılık iddialarının arttığını ortaya koyuyor.
Aslında bu fonlar, yolsuzlukla mücadelede yeni standartlar oluşturmak için kullanılabilirdi. Ancak uygulamada, hız baskısı ve siyasi öncelikler, denetim kalitesinin önüne geçti. Sonuç olarak AB, kendi yarattığı finansal araçlar üzerinden dahi güvenilirlik tartışmalarıyla yüzleşmek zorunda kaldı.
AB’NİN İTİBARI VE KÜRESEL ETKİSİ
Yolsuzlukla mücadelede yaşanan ivme kaybı, sadece iç politika meselesi değil; aynı zamanda AB’nin küresel rolünü de doğrudan etkiliyor. Birlik, yıllardır komşu ülkelere ve aday ülkelere reform çağrıları yaparken, kendi içindeki sorunları çözmekte zorlandıkça bu çağrıların etkisi azalıyor. “Önce kendi evini toparla” eleştirisi, uluslararası arenada daha yüksek sesle dile getiriliyor.
Bu durum, AB’nin norm koyucu gücünü zayıflatırken, otoriter eğilimlerin güçlendiği küresel ortamda önemli bir boşluk yaratıyor. Yolsuzlukla mücadelede gerileyen bir AB, demokrasi ve hukukun üstünlüğü söylemini savunmakta daha az ikna edici hale geliyor.
YENİDEN İVME KAZANMAK MÜMKÜN MÜ?
Uzmanlar, AB’nin bu ivme kaybını tersine çevirmesinin hâlâ mümkün olduğunu vurguluyor. Bunun için öncelikle siyasi iradenin netleşmesi gerekiyor. Yolsuzlukla mücadele, yalnızca teknik raporların konusu olmaktan çıkarılıp, Birliğin stratejik öncelikleri arasına yeniden güçlü biçimde yerleştirilmeli. Üye ülkeler arasında iş birliği artırılmalı, yaptırım mekanizmaları daha tutarlı ve bağlayıcı hale getirilmeli.
Ayrıca sivil toplumun, bağımsız medyanın ve yargının güçlendirilmesi, mücadelede kilit rol oynuyor. Şeffaflık sadece mevzuatla değil, toplumsal denetimle de sağlanabilir. AB’nin bu alanlarda geri adım atmak yerine, ortak standartları daha kararlı biçimde savunması gerekiyor.
SONUÇ: UYARI ZİLİ ÇALIYOR
Son raporlar, AB için açık bir uyarı niteliği taşıyor. Yolsuzlukla mücadelede yaşanan ivme kaybı, görmezden gelinecek bir detay değil; Birliğin demokratik meşruiyetini ve uzun vadeli bütünlüğünü ilgilendiren yapısal bir sorun. AB, ya bu uyarıyı ciddiye alarak kendi değerlerini yeniden güçlendirecek ya da yıllarca inşa ettiği güven sermayesinin yavaş yavaş erimesine seyirci kalacak. Bugün atılacak adımlar, sadece Birliğin bugünkü değil, gelecekteki kimliğini de belirleyecek.
Kaynak: Euronews