Bugün, son kitabım Lâmekân’ın izinden giderek, içinde yaşadığımız şehre bakmak istiyorum. Çünkü İstanbul’u yazarken fark ettim ki, şehirler de insanlar gibi değişiyor. Hem de biz farkına varmadan.
Lâmekân’da iki ayrı zaman, iki ayrı hayat ve aynı şehir var.
Bir tarafta 1920’lerin İstanbul’u… Pera’nın sokaklarında dolaşan Taisia. Diğer tarafta bugünün İstanbul’unda yaşayan Osman. Aralarında yıllar var. Aynı şehrin içinde, birbirinden çok uzak iki hayat.
Lâmekân’ı yazarken geçmişi yalnızca hikâyeye bir fon olarak koymak istemedim. Eski İstanbul’u bugünün İstanbul’una yaklaştırmak istedim. Çünkü zaman geçtikçe yalnızca binalar, dükkânlar ve insanlar değişmiyor. Şehrin sesi değişiyor. Kokusu değişiyor. Hafızası değişiyor.
Dünün İstanbul’unda şehir, insanın hayatının içine karışırdı. Mahalle vardı, komşuluk vardı, sokakların kendine özgü bir sesi vardı. İnsan yaşadığı semti yalnızca bir adres olarak değil, hayatının bir parçası olarak bilirdi. Esnafını tanır, komşusunu bilir, aynı sokakta yıllarca aynı insanlarla karşılaşırdı.
Sokaklar yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek için kullanılmazdı. İnsanların buluştuğu, çocukların oynadığı, hayatın akıp gittiği yerlerdi.
Bugünün İstanbul’unda ise insan çoğu zaman şehrin hızına yetişmeye çalışıyor.
Kalabalık arttı, binalar çoğaldı, mesafeler uzadı. Bir zamanlar yürüyerek gidilen yerlere ulaşmak saatler sürüyor. Her boş alanın kısa sürede betonla kaplandığı şehirde nefes alacak yerler de azalıyor.
Dün İstanbul, insanı kendine çağıran bir şehirdi; bugün ise insanı kendinden uzak tutmak ister gibi.
İstanbul yıllardır göç alan bir şehir. İnsanlar iş bulmak, yeni bir hayat kurmak, çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak için geliyor. Ancak bu büyük nüfusu taşıyacak düzen kurulamadığında, şehir büyürken hayat zorlaşıyor.
Plansız yapılaşma, artan nüfus, trafik, barınma sorunu… İstanbul’un gündelik hayatı giderek daha yorucu hâle geliyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirine yaklaşmak yerine birbirinden uzaklaşıyor.
Dünün mahallelerinde insanların birbirine temas eden bir hayatı vardı. Bugün aynı apartmanda yaşayan insanların bile birbirini tanımadığı bir düzenin içindeyiz.
Üstelik değişen yalnızca binalar değil.
Sokakların isimleri bile değişiyor.
Yıllar önce bildiğiniz bir adresi aradığınızda, sadece binayı değil, sokağın adını da bulamıyorsunuz. İnsanların hatıralarını bağladığı yerler kayboluyor. Şehrin hafızası da yavaş yavaş siliniyor.
Şehirlerin değişmesi kaçınılmaz. Sorun değişmek değil; değişirken geride ne bıraktığımızı unutmak.
Bir şehrin büyümesi, yalnızca yükselen binalarla ölçülmemeli. İnsan yürüyemiyorsa, nefes alamıyorsa, saatlerini trafikte geçiriyorsa, yaşadığı yerde kendine ait bir köşe bulamıyorsa, orada şehir büyürken yaşam küçülüyordur.
Lâmekân’ı yazarken üzerinde durduğum İstanbul da buydu.
Taisia’nın yaşadığı İstanbul ile Osman’ın yaşadığı İstanbul arasında yalnızca yıllar yok. Kaybolan yapılar, değişen sokaklar, başka isimler taşıyan yerler ve bambaşka bir hayat var.
Dün ile bugün arasında yalnızca zaman geçmedi.
Bir şehrin yaşam biçimi değişti.
Lâmekân’da iki İstanbul’u yan yana getirmemin nedeni de buydu. Biri geçmişten gelen, hafızamızda yaşayan İstanbul; diğeri bugün içinde nefes almaya çalıştığımız İstanbul.
Yine de insanın içinde bazı şeyler değişmiyor.
Seviyor.
Bekliyor.
Özlüyor.
Kaybediyor.
Şehrin yüzü değişiyor, insanın taşıdığı duygular kalıyor.
Lâmekân’ı yazarken geçmişe bakarken aslında bugünün İstanbul’una da baktım. Aralarında yalnızca yıllar değil, büyük bir mesafe olduğunu gördüm.
İstanbul hâlâ güzel.
Ancak bu güzelliğin kendi hâline bırakılacak kadar güçlü olmadığını da biliyorum. Şehirleri korumak, yalnızca eski binaları korumak değildir. Sokaklarını, hafızasını, insanın nefes alacağı alanları da korumaktır.
Çünkü İstanbul yalnızca üzerinde yaşadığımız bir şehir değil.
Hepimizin hikâyesinden bir parça taşıyan büyük bir hayat.
Sevgilerimle;