Hukukçulara bu soruyu yönelttiğimizde, genellikle kanunların yeterli olduğunu, ancak asıl sorunun kanunların uygulanmasında olduğunu belirtiyorlar.
Toplumun farklı kesimlerinde işlenen suçlara, farklı tepkiler verilmesi ve cezasızlık algısı, şiddeti ve sorumsuzluğu adeta teşvik ediyor.
Bir tarafta, işlediği suçlar yanına kâr kalanlar varken, diğer tarafta en ufak bir hak ihlalinde bile adalete erişemeyenler var.
Bu durum, toplumda "adalet herkese eşit uygulanmıyor" düşüncesini pekiştiriyor ve ne yazık ki insanların kendi adaleti sağlama arayışına girmesine neden oluyor.
Peki, bu durum sadece kanunların uygulanmasındaki sorunlardan mı kaynaklanıyor?
Elbette hayır.
Sokaklara, caddelere çöp atan, denizlerimizi, derelerimizi kirleten, düğün veya asker uğurlamalarında yolu kapatarak acil durum araçlarının geçişini engelleyen aynı zihniyet, bu şiddet olaylarının da kökünde yatıyor.
Bu, sadece bir yasa veya kural ihlali değil, aynı zamanda empati ve sorumluluk eksikliğidir.
Başkalarının hakkına saygı göstermemeyi, kendi rahatlığını her şeyin üstünde tutmayı adeta bir yaşam biçimi haline getiren bu vurdumduymazlık, toplumun en temel değerlerini aşındırıyor.
Sadece izlemekle yetinmek, olan biteni cep telefonlarımızla kaydetmek veya "bana ne" demek, bu gidişatı durdurmayacaktır.
Ne zaman ki bir başkasının derdini kendi derdimiz, bir başkasının acısını kendi acımız olarak görmeye başlarız, işte o zaman gerçek bir değişimden bahsedebiliriz.
Unutmayalım ki, bir toplumun geleceği, kanunların gücünden çok, bireylerin birbirine olan saygı ve sorumluluğuna bağlıdır.
Bu gidişata dur demek için, önce kendimize "Ben bu değişimin neresindeyim?" diye sormamız gerekiyor.