Türkiye’de tarım destekleri yıllardır yalnızca ekonomik bir yardım mekanizması olarak tartışılmıyor. Çiftçinin üretimde kalması, gıda arz güvenliğinin korunması, kırsal nüfusun yerinde tutulması ve tüketicinin makul fiyatlarla gıdaya ulaşabilmesi açısından tarımsal destekler aynı zamanda bir kamu politikası niteliği taşıyor. Üstelik devletin tarım alanındaki sorumluluğu yalnızca siyasi tercihlere bırakılmış değil; Anayasa ve kanunlarda açık hükümler bulunuyor.
Anayasa’nın 45’inci maddesi, “Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması” başlığı altında devlete önemli görevler yüklüyor. Buna göre devlet; tarım arazileri, çayır ve meraların amaç dışı kullanımını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlamasına uygun biçimde bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak amacıyla çiftçilerin işletme araç ve gereçleri ile diğer girdilere ulaşmasını kolaylaştırmak zorunda. Ayrıca tarımsal ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerinin üreticinin eline geçmesi için gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şu: Anayasa’nın 45’inci maddesi doğrudan “çiftçiye her yıl şu kadar lira ödeme yapılacak” şeklinde bir rakam belirlemiyor. Ancak devletin üreticiyi koruması, girdilere erişimi kolaylaştırması ve üreticinin ürününün gerçek değerini elde etmesine yönelik tedbirler almasını anayasal bir görev haline getiriyor.
Asıl rakamsal hüküm ise 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesinde bulunuyor. Maddeye göre tarımsal destekleme programlarının finansmanı bütçe ve dış kaynaklardan sağlanıyor ve bütçeden ayrılacak kaynak gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’inden az olamıyor.
İşte yıllardır süren tartışmanın merkezinde de bu yüzde 1 kuralı bulunuyor. Çünkü kanundaki hüküm ile fiilen ayrılan destekleme ödenekleri arasında dönem dönem önemli farklar oluştuğu yönünde eleştiriler yapılıyor. Nitekim TBMM tutanaklarında da geçmiş yıllarda tarımsal destek bütçesinin kanundaki yüzde 1 kriterinin altında kaldığına ilişkin değerlendirmeler yer alıyor.
Peki bugüne kadar hangi destekler uygulandı?
Türkiye’de tarımsal destekleme sistemi zaman içinde oldukça genişledi. Bitkisel üretimde mazot, gübre, tohum, sertifikalı tohum, organik ve iyi tarım uygulamaları, ürün ve alan bazlı destekler öne çıktı. Hayvancılıkta ise buzağı, çiğ süt, küçükbaş, arıcılık, damızlık hayvan ve çeşitli hayvansal üretim destekleri uygulandı. Tarım ve Orman Bakanlığının güncel destekleme başlıkları arasında bunların yanında kırsal kalkınma, su ürünleri, hayvan genetik kaynakları ve çeşitli yatırım destekleri de bulunuyor.
Son yıllarda önemli bir değişim ise desteklerin yalnızca üretim miktarını artırmaya değil, planlı üretime yönlendirilmesi oldu. 2025-2027 dönemine ilişkin düzenlemelerde üretim planlaması ve ürün bazlı destekleme anlayışı öne çıkarıldı. 2026 üretim yılı desteklerinde de temel desteklerin yanında genç ve kadın çiftçilere ilave katsayılar uygulanıyor.
Kırsal kalkınma tarafında da ciddi kaynaklar kullanılıyor. 2025 yılında kırsal kalkınma yatırımları kapsamında 7 bin 139 projeye 14,486 milyar lira hibe sağlandı ve toplam 27,907 milyar liralık yatırım gerçekleştirildi. 2006-2025 döneminde ise desteklenen proje sayısı 160 bin 535'e ulaşırken, reel olarak 327,482 milyar liralık yatırım gerçekleşti.
2026 yılına gelindiğinde destekleme politikasının ölçeği daha da büyümüş durumda. Tarım ve Orman Bakanlığının 2026 bütçesi kapsamında tarımsal destekler için 168 milyar liralık ödenek öngörüldü. Bakanlık ayrıca tarımsal üretimi stratejik ve milli güvenlik açısından önemli bir alan olarak değerlendiriyor.
Ancak çiftçinin açısından temel soru miktardan çok desteğin reel değeri ve zamanlaması. Gübre, mazot, yem, elektrik, ilaç, işçilik ve sulama maliyetleri hızla yükselirken nominal olarak artan desteklerin üretim maliyetleri karşısındaki gücü belirleyici oluyor. Çiftçi açısından destek, ekim kararından önce bilinmeli; miktarı öngörülebilir olmalı ve ödeme üretim döneminin ihtiyaçlarına uygun zamanda yapılmalı.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde tarım politikasının üç temel eksende şekillenmesi gerekiyor: hukuki yükümlülüklere uygun kaynak ayrılması, desteklerin üretim planlamasıyla uyumlu hale getirilmesi ve ödemelerin öngörülebilir olması.
Çünkü Anayasa’nın ortaya koyduğu yaklaşım yalnızca “çiftçiye yardım etmek” değil, üreticiyi ekonomik olarak ayakta tutabilecek bir tarım düzeni kurmak. Tarım Kanunu’nun yüzde 1 hükmü de bu yaklaşımın mali ayağını oluşturuyor.
Türkiye açısından mesele aslında oldukça açık: Çiftçiyi desteklemek yalnızca çiftçinin gelirini korumak anlamına gelmiyor. Tarlanın boş kalmasını, hayvan varlığının azalmasını ve gıda arzında dışa bağımlılığın artmasını önlemek anlamına geliyor. Bu nedenle tarımsal destekler bir gider kaleminden çok, gıda güvenliğine ve ülkenin geleceğine yapılan stratejik bir yatırım olarak görülmeli.