Bir kitabı okurken, bir filmi izlerken ya da bir dizinin karşısında otururken hiç düşündünüz
mü?
Bazen karşımızda başka birinin hayatı vardır ama nedense o hayat bize dokunur.
Bir karakter susar, onun neden sustuğunu anlarız. Bir kadın gider, içimizde bir yer onunla
birlikte boşalır. Bir adam yıllar sonra eski bir sokağa döner, biz kendi geçmişimize dönmüş
gibi oluruz.
Oysa anlatılan bizim hikâyemiz değildir.
Ama iyi bir hikâyenin böyle bir tarafı vardır. Başkasının hayatını anlatırken insanı kendisiyle
karşı karşıya bırakır.
Ben kitap okurken bunu çok yaşarım. Hiç tanımadığım bir insanın hayatına girer, onun
korkularına, sevinçlerine, kayıplarına ortak olurum. Sonra bir yerde dururum.
Bir cümle okurum.
Ve o cümlenin aslında romandaki kahramana değil, bana söylendiğini hissederim.
Sinema da böyledir. Perdede başka insanların hayatlarını izleriz. Hiç tanımadığımız insanların
evlerine girer, aşklarına, ayrılıklarına, kayıplarına tanıklık ederiz.
Bazen bir film biter, jenerik akar ve biz yerimizden hemen kalkamayız.
Çünkü hikâye bitmiştir ama bizde bıraktığı şey henüz bitmemiştir.
Dizilerde de bir karakteri günlerce, haftalarca takip ederiz. Yaptığı bir yanlışa kızar, sonra
neden öyle davrandığını anlamaya çalışırız.
Belki sanatın en güzel tarafı da budur.
Bize “Sen de böylesin.” demez.
Sessizce bir ayna tutar.
Gerisini bize bırakır.
Ama bugün hikâyelerin dünyasına baktığımda beni düşündüren başka bir şey var.
Sanki hikâye anlatmak giderek bir formüle dönüşüyor.
Aynı karakterler, benzer aşklar, birbirinin kopyası çatışmalar… Biraz intikam, biraz ihanet,
biraz imkânsız aşk. Kitaplarda başka kapaklarla karşımıza çıkan benzer hikâyeler; dizilerde
farklı oyuncularla yeniden kuruluyor. Filmler ise daha ilk dakikalarda bize nereye gideceğini
söylüyor.
Bazen bir yapımın sonunu merak etmiyorum.
Çünkü daha başında sonunu biliyorum.
Asıl yorucu olan da bu.
Hikâyenin şaşırtmaması değil yalnızca; bize yeni bir şey söylememesi.
Oysa insanın kendisi bile bu kadar basit değil.
Bir insan aynı anda hem iyi hem kırgın, hem cesur hem korkak olabilir. Sevdiği birini
incitebilir, nefret ettiği birini anlayabilir. Kararlarından pişman olabilir.
Gerçek hayat böyleyken, hikâyeler neden bu kadar keskin çizgilerle anlatılıyor?
Belki de hızlandıkça hikâyeleri de basitleştiriyoruz.
Çabuk tüketilecek kitaplar, bir sonraki bölüme merak ettirecek sahneler, birkaç dakikada
unutulacak filmler…
Elbette bugün de çok iyi kitaplar yazılıyor, çok güzel filmler çekiliyor, insanın içine dokunan
diziler yapılıyor. Meselem bunları yok saymak değil.
Tam tersine, iyi hikâyelerin hâlâ var olduğunu bildiğim için daha fazlasını istiyorum.
Bir kitabın yalnızca çok satmasını değil, yıllar sonra hatırlanmasını…
Bir filmin yalnızca izlenmesini değil, zihnimizde bir sahne bırakmasını…
Bir dizinin yalnızca konuşulmasını değil, bize insan hakkında yeni bir şey söylemesini…
Çünkü iyi bir hikâye bittiğinde insan biraz değişir.
Belki hayatını değiştirecek kadar değil.
Ertesi sabah yine aynı ev, aynı sokak, aynı işler vardır.
Ama insanın içinde küçücük bir yer yerinden oynamıştır.
Bazen bir kitabın sayfasında bulduğumuz bir cümle, yıllardır söyleyemediğimiz bir şeyi bizim
yerimize söyler.
Bazen bir filmdeki bir bakış, unuttuğumuzu sandığımız bir duyguyu geri getirir.
Bazen de hiç tanımadığımız bir karaktere bakıp kendimizde görmek istemediğimiz bir
tarafımızla karşılaşırız.
İşte bu yüzden hikâyeleri seviyorum.
Kendimizi görmek için her zaman aynaya bakmamız gerekmiyor.
Bazen bir kitabın sayfaları yeter.
Bazen beyaz perdede karşımıza çıkan bir yüz…
Bazen de hiç tanımadığımız bir karakterin söylediği tek bir cümle.
Ve insan, o cümlenin içinde kendini bulduğunda anlıyor:
İyi bir hikâye, aslında bize başkasını değil, kendimizi anlatıyor.
Sevgilerimle…