SON DAKİKA
reklam
reklam

Kendi Işığımı Ararken Bir Mum Atölyesinde

Köşe Yazarı: Başak Ertekin   Eklenme Tarihi: 17 Eylül 2026, Perşembe - 12:38   Okunma Sayısı:

Bazen bir atölyeye sadece yeni bir şey öğrenmek, birkaç saat kendine vakit ayırmak ya da günlük hayatın telaşından uzaklaşmak için gidersiniz.

Ama bazen oradan elinizde yaptığınız bir mumdan çok daha fazlasıyla çıkarsınız.

Benim için de Şebnem Önal'ın atölyeleri biraz böyle.

Şebnem Önal'ın birçok atölyesine katıldım. Her birinde farklı bir konu, farklı sorular, farklı kadınlar ve farklı hikâyelerle karşılaştım. Ama değişmeyen bir şey var: Her defasında insanın kendisine dönüp bakmasını sağlayan bir tarafı oluyor.

Bu kez bir mum atölyesindeydik.

İlk bakışta oldukça basit görünüyor.

Mum yapacağız, kokusunu seçeceğiz, rengini belirleyeceğiz, kendi ellerimizle bir şey ortaya çıkaracağız.

Ama o gün, mum yapmanın çok ötesinde bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.

Ve etrafıma baktığımda şunu düşündüm:

Buradaki kadınların neredeyse her biri, konuşulanlardan kendine ait bir şey buluyor.

Çünkü aslında hepimizin hikâyesi birbirinden çok farklı olsa da bazı duygularımız birbirine inanılmaz derecede benziyor.

Birimiz dışarıdan onay bekliyor.

Birimiz sürekli veriyor ama kendisi için bir şey istemeye çekiniyor.

Birimiz "hayır" demeyi yeni öğreniyor.

Birimiz hayatındaki insanları azaltıp kendine daha fazla yer açmaya çalışıyor.

Birimiz annesinden öğrendiklerini sorguluyor.

Birimiz ise yıllardır kendisine sormadığı sorularla ilk kez orada karşılaşıyor.

Ve bütün bunların arasında bir cümle dolaşıyor:

"Kendi ışığını parlat."

Bu cümle o gün benim aklımda kaldı.

Işığımızı neden başkalarında arıyoruz?

Bazen kendi değerimizi başkalarının bize nasıl davrandığı üzerinden ölçüyoruz.

Birisi bizi takdir ettiğinde kendimizi iyi hissediyoruz.

Biri yaptığımız işi beğenmediğinde ise bütün emeğimizi sorgulamaya başlıyoruz.

Patronumuzun bizi fark etmesini bekliyoruz.

Arkadaşımızın bizi aramasını...

Yakınlarımızın bizi anlamasını...

Birilerinin bize "Sen iyisin, sen değerlisin, sen yeterlisin" demesini...

Oysa bütün bunların hiçbiri bizim elimizde değil.

Bir insan sizi beğenmeyebilir.

Ne kadar güzel bir iş yaparsanız yapın bir kusur bulabilir.

Ne kadar iyi niyetli olursanız olun yanlış anlaşılabilirsiniz.

Ve galiba büyümek biraz da bunu kabul etmekten geçiyor.

Herkesi memnun edemeyeceğimizi...

Herkes tarafından sevilmeyeceğimizi...

Ve en önemlisi, kendi değerimizi başkalarının onayına bağlamamamız gerektiğini öğrenmekten.

Kadınların birbirinde kendini bulduğu anlar

Atölyede farklı hayatlara sahip kadınlar vardı.

Farklı yaşlar, farklı meslekler, farklı aileler...

Ama konuşmaya başladığımızda aradaki bütün farklılıklar bir anda ortadan kalktı.

Çünkü mesele aslında hepimizin hayatında bir şekilde vardı.

Sınır koymak.

Kendini önemsemek.

Fazla fedakârlık yapmak.

Bir ilişkide kendinden vazgeçmek.

Birilerinin ne diyeceğini fazla düşünmek.

Geçmişte yaşanan kırgınlıkların bugünkü hayatımıza etkisi...

Ve annelerimizden bize kalan davranışlar.

Belki de kadınların birbirini bu kadar kolay anlamasının nedeni bu.

Hepimizin birbirinden farklı bir hikâyesi var ama bazı cümleler hepimize tanıdık geliyor.

Bir kadın konuşuyor, bir başkası sessizce başını sallıyor.

Çünkü anlattığı şeyin bir benzerini o da yaşamış.

Bence o gün atölyenin en güzel taraflarından biri buydu.

Kimse kimseye "Senin yaşadığın şey benimkinden daha önemli" demiyordu.

Herkes kendi hikâyesinden bir parça bırakıyordu ortaya.

Annelerimizden bize kalanlar

Sohbet ilerledikçe konu annelerimize geldi.

Ve aslında biraz da bizim neslimizin taşıdığı yükleri konuştuk.

"El alem ne der?"

"Misafir geldi, mutlaka bir şey ikram et."

"Ayıp olmasın."

"Hayır deme."

"Kimseyi kırma."

"Fedakâr ol."

Bu cümlelerin çoğu bize sevgiyle öğretildi.

Ama bugün dönüp baktığımızda bazılarının hayatımızda ne kadar büyük bir yer kapladığını fark ediyoruz.

Belki annelerimiz kendi hayatlarında sınır koyamadılar.

Biz ise onların koyamadığı sınırları koymaya çalışıyoruz.

Bazen onların hakkını biz savunuyoruz.

Bazen "Hayır, böyle olmak zorunda değil" diyoruz.

Ama bunu yapmak da kolay değil.

Çünkü sadece kendi alışkanlıklarımızla değil, bizden önceki nesillerden bize aktarılanlarla da mücadele ediyoruz.

Bazen hayatı sadeleştirmek gerekiyor

Ben de zaman içerisinde hayatımdaki bazı insanlarla arama mesafe koydum.

Eskiden daha fazla veriyordum.

Daha fazla önem veriyordum.

Daha fazla anlayış gösteriyordum.

Ama karşılığında yaşadığım bazı hayal kırıklıkları bana başka bir şey öğretti:

Hayatı sadeleştirmek bazen insanı yalnızlaştırmıyor, hafifletiyor.

Çevremde daha az insan olabilir.

Ama kalanların gerçekten hayatımda olmasını istiyorum.

Çünkü artık kalabalıktan çok samimiyete önem veriyorum.

Yeniden başlamak mümkün mü?

Atölyede sorulan sorulardan biri de şuydu:

"Yeniden başlamak istediğin bir yer var mı?"

Bu soru da uzun süre aklımda kaldı.

Geçmişte hepimizin değiştirmek istediği şeyler var.

Keşkelerimiz...

Yanlışlarımız...

Keşke hiç tanımasaydım dediğimiz insanlar...

Keşke o kararı vermeseydim dediğimiz günler...

Ama geçmişe bugünkü aklımızla bakmak biraz haksızlık değil mi?

O günkü biz, o gün bildiklerimizle karar verdik.

Bugünkü bizi oluşturan şeylerin içinde o hatalar da var.

O kırılmalar da...

O hayal kırıklıkları da...

Belki de yeniden doğmak değil mesele.

Aynı hayatın içinde yeniden başlayabilmek.

Elimde bir mum, aklımda kocaman sorular

Atölyenin sonunda elimde kendi yaptığım bir mum vardı.

Ama eve götürdüğüm şey yalnızca bir mum değildi.

Kendime dair birkaç soru da götürdüm.

Kendi ışığımı gerçekten kendim mi yakıyorum?

Yoksa hâlâ birilerinin beni görmesini, takdir etmesini, onaylamasını mı bekliyorum?

Nerelerde kendimden fazla veriyorum?

Nerelerde "hayır" demem gerekiyor?

Hayatımda kimler gerçekten kalmalı?

Ve belki de en önemlisi:

Kendime ne kadar alan bırakıyorum?

Şebnem Önal'ın atölyelerine daha önce de birçok kez katıldım. Her defasında farklı bir şey öğreniyorum.

Bazen bir cümle kalıyor aklımda.

Bazen bir soru.

Bazen başka bir kadının anlattığı hikâye.

Çünkü galiba bu atölyelerin en güzel tarafı, yalnız olmadığınızı fark ettirmesi.

Orada bir kadın kendi hikâyesini anlatıyor ve bir başka kadın sessizce kendinden bir parça buluyor.

Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey biraz bu.

Birbirimize cevap vermek değil...

Birbirimizi dinlemek.

Birbirimizin hikâyesinde kendimizden bir şey bulmak.

Ve sonra kendi hayatımıza dönüp, kendimize biraz daha yakından bakmak.

Ben o gün atölyeden çıkarken bir kez daha aynı şeyi düşündüm:

Kendi ışığını başkasının yakmasını bekleme.

Çünkü bazen ihtiyacımız olan ışık zaten içimizde.

Sadece onu fark etmemiz gerekiyor.

reklam

HABER ARŞİVİ

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam