Son zamanlarda üzerinde en çok düşündüğüm konulardan biri güven. Birbirimize güvenmekte zorlanıyoruz. Söylediğimiz sözün arkasında durulacağından, verilen bir sözün tutulacağından, bir işi emanet ettiğimiz kişinin sorumluluğunu yerine getireceğinden emin olamıyoruz. Sanki hayatımızın her alanında bir kontrol mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz.
Oysa güven, insan ilişkilerinin görünmeyen temelidir. Bir dostluğun, bir aile bağının, bir iş ortaklığının ayakta kalmasını sağlayan şey yalnızca sevgi ya da çıkar değil, karşılıklı güvendir. Bu duygu zedelendiğinde en yakınlarımızla aramıza bile mesafe giriyor.
Daha düşündürücü olanı, bu güvensizliğin yalnızca bireyler arasında kalmaması. Kurumlarda, iş yerlerinde, hatta devletin kendi yapısı içinde de denetleme ve kontrol ihtiyacının giderek öne çıktığını görüyoruz. Bir kurum diğerine, bir yönetici çalışanına, bir birim başka bir birime güvenemediğinde işler güven ilişkisiyle değil, sürekli kontrol ve kanıtlama zorunluluğuyla yürümeye başlıyor.
Bunun eğitimdeki son örneklerinden biri de Millî Eğitim Bakanlığının yeni Ortak Yazılı Sınav Sistemi. Bakanlık, belirli sınıf ve derslerde uygulanacak sistemle sınavlarda ortak standartlar oluşturmayı, öğrenci gelişimini daha sağlıklı izlemeyi amaçlıyor. Yeni uygulamada soruların bir bölümü öğretmenler tarafından hazırlanırken diğerleri Bakanlığın soru havuzundan seçilecek.
Elbette eğitimde ölçme ve değerlendirmede belli standartların bulunması önemlidir. Öğrenciler arasında fırsat eşitliğinin sağlanması, sınavların adil yapılması hepimizin isteği. Ancak burada benim aklıma başka bir soru geliyor: Öğretmenin kendi öğrencisini tanıyarak değerlendirme yapabileceğine ne kadar güveniyoruz?
Yıllarca sınıfta öğrencisinin gelişimini izleyen, hangi konuda zorlandığını bilen, onun öğrenme sürecine tanıklık eden öğretmenin değerlendirmesi neden tek başına yeterli görülmüyor? Ortak ölçütler oluşturmak başka, öğretmenin mesleki kararına duyulan güveni zayıflatmak başka bir şeydir. Bu uygulama mutlaka güvensizlik anlamına gelmez; ancak öğretmenlerin kendilerini nasıl hissettirdiği de üzerinde durulması gereken bir konudur.
Aslında mesele yalnızca eğitim değil. Hayatın her alanında birbirimizi sürekli sınamak, kontrol etmek ve güvenilir olduğumuzu kanıtlamak zorunda kalıyoruz. Bir sözün yazılı olmasını, bir işin defalarca onaylanmasını, her adımın kayıt altına alınmasını istiyoruz. Bunların elbette gerekli olduğu durumlar var. Fakat her ilişkinin başlangıç noktası kuşku olduğunda güven duygusunu nasıl geliştireceğiz?
Güven, denetimin karşıtı değildir. Kuralların, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin olmadığı yerde güven de kolayca zarar görür. Ancak denetim, güvenin yerini almaya başladığında insanlar sorumluluk almaktan çok hata yapmamaya, işini iyi yapmaktan çok kendini güvenceye almaya yönelir.
Bence asıl ihtiyacımız olan şey, birbirimizi kontrol etmek zorunda kalmadığımız bir düzen kurabilmek. Öğretmenine güvenen bir eğitim sistemi, çalışanına güvenen bir kurum, sözünün arkasında duran insanlar…
Çünkü güven bir kez kaybolduğunda onu yeniden kurmak, binlerce kural koymaktan çok daha zordur. Birbirimize güvenmediğimizde yalnızca ilişkilerimiz değil, birlikte yaşama irademiz de zarar görür.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Herkesi kontrol etmeye çalışırken, birbirimize güvenmeyi ne zaman unuttuk?