Kitap okurken en sevdiğim şeylerden biri, sayfalar arasında ilerlerken kendimi hiç beklemediğim soruların içinde bulmak. Bazen bir karakterin yaşadıkları, dönüp kendi hayatımıza ve insanlara başka bir gözle bakmamıza neden oluyor. Şu sıralar Patrick Süskind’in Koku: Bir Katilin Hikâyesi romanını okuyorum. Kitap ilerledikçe insanın içindeki karanlık üzerine düşünmeye başladım. Bir insanı kötülüğe sürükleyen nedir? Sevgisizlik mi, dışlanmak mı, yoksa kendi isteklerini her şeyin önünde tutmaya başlaması mı?
Romanın başkahramanı Jean-Baptiste Grenouille, 18. yüzyıl Fransa’sında, balık pazarının ortasında dünyaya gelir. Annesinin onu ölüme terk etmesiyle başlayan hayatı, sevgisizlik ve ilgisizlik içinde devam eder. Başkalarından farklı bir özelliği vardır: Olağanüstü bir koku alma duyusu. Dünyayı kokularla tanır, insanların bile fark etmediği ayrıntıları ayırt eder. Ancak kendisinin insanlara ait, kendine özgü bir kokusu yoktur. Zamanla bu farklılık, onun için yalnızca bir yetenek olmaktan çıkar; insanları etkileme ve onlar üzerinde güç kurma arzusuna dönüşür.
Grenouille, güzel kokuların insanlar üzerindeki etkisini keşfettikçe kusursuz bir koku yaratmaya takıntılı hâle gelir. Bu arayış onu korkunç bir noktaya sürükler: İstediği kokuyu elde etmek için genç kadınları öldürmeye başlar. Böylece insanın güzellik, hayranlık ve kabul görme arzusunun vicdanla bağını kopardığında nasıl tehlikeli bir hâl alabileceğini görürüz.
Grenouille’nin hayatına bakarken insanın geçmişinin karakteri üzerindeki etkisini düşünmeden edemiyorum. Sevgisiz büyümek, dışlanmak, kabul görmemek bir insanın içinde derin yaralar açabilir. Ancak yaşadığımız acılar, yaptığımız kötülükleri haklı çıkarmaz. Bir insanın neden kötüleştiğini anlamakla, kötülüğünü mazur görmek aynı şey değildir.
Günlük hayatımıza baktığımızda da insanın karanlık tarafının farklı biçimlerde ortaya çıktığını görüyoruz. Kendi çıkarı için başkasını incitenler, haklı çıkmak uğruna karşısındakini dinlemeyenler, başarıya ulaşmak için her yolu kendilerine mubah görenler… Üstelik dışarıdan bakıldığında son derece düzgün ve güvenilir görünen insanlar da başkalarının hayatında derin yaralar açabiliyor. Çünkü insanın dışarıya gösterdiği yüzle iç dünyası her zaman aynı olmayabiliyor.
Peki, bir insanı gerçekten tanımak için neye bakmalıyız? Söylediklerine mi, görünüşüne mi, başkalarının onun hakkındaki düşüncelerine mi? Belki de asıl ölçü, kendisine hiçbir fayda sağlamayacak birine nasıl davrandığıdır. Güçsüz gördüğümüz birine gösterdiğimiz saygı, kimsenin bizi denetlemediği yerde verdiğimiz kararlar, başkasının acısı karşısındaki duyarlılığımız… İçimizde taşıdığımız karanlık ya da aydınlık, en çok bu anlarda kendini belli eder.
Koku, insanın iç dünyasına bakarken bana şu soruyu düşündürüyor: Bizi insan yapan şey, sahip olduğumuz özellikler mi, yoksa başkalarına karşı taşıdığımız sorumluluk duygusu mu?
Belki de insanın içindeki karanlığı bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Ama onun başkalarının hayatını karartmasına engel olmak bizim elimizdedir. Bunun yolu, yalnızca kendimizi anlamaktan değil, başkasının varlığını, hakkını ve acısını da önemsemekten geçer.
Çünkü insanın gerçek yüzü, herkesin ona hayran olduğu anlarda değil; kimsenin görmediğini düşündüğü zamanlarda yaptığı seçimlerde ortaya çıkar.