SON DAKİKA
reklam
reklam

İstanbul’un güzelliklerinden

Eklenme Tarihi: 5 Ekim 2025, Pazar - 11:41   Okunma Sayısı: 106703
Eskilerin Âsâr-i mergubesi (muteber ve rağbet kazanmış olan eserler) en çok olan ve iki imparatorluğun başkentliğini yapmış olan şehirdir dedikleri İstanbul…

 

Anadoluhisarı Göksu Deresi

Göksu; Anadoluhisarı, Yenimahalle Sırtları ve Marmara Denizi ile çepeçevre sarılmış, Boğaz’ın ve tabiatın güzel bir köşesidir. Göksu ile Küçüksu Dereleri arasında bulunan semt, eski zamanların en eski mesire yerlerinden biridir. Bizans döneminde “Kutsal Kuyular” anlamına gelen Potamonion adıyla anılmış, dereye ise Aretea adı verilmiştir.

 

Göksu Deresi, 

Gerek İstanbul şehir rehberi gerekse 1/25.000 ölçekli haritalar üzerinden yapılan sağlıklı ölçüm sonuçlarına göre Göksu Deresi’nin uzunluğu 4.368 m’dir. Elmalı Bendi’nden aldığı suyu Molla Gürani viyadüğü altından geçerek Yenimahalle kuzeyi ve Mezarlık kenarından Anadoluhisarı’na taşır ve Boğaz’a döker. Deniz kıyısına yakın yerlerde bilinen canlılık aynısıyla Baruthane civarında da kendini gösterir. 

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde derenin çoğu yerinde bahçe ve un değirmenlerinin yer aldığı belirtilmiştir. Hisarın (yani kalenin) ise Üsküdar mollasına bağlı olduğu, subaşısı olan ve bostancıbaşının muhafazasına tevdi edildiği belirtilmiştir.     

O dönemde Göksu ve civarında önemli bir yerleşim başlamamıştır. Bölgeye canlılık katan pek çok su kaynağı vardır. Kutsal sayılan bu suların günahlardan arındırıcı ve şifa verici özelliklere sahip olduğuna inanılırmış. Bu nedenle her bir su kaynağının başına bir ayazma yapılmış ve her ayazmayı koruması için bir aziz tasviri konulmuştur. Yılın belli tarihlerinde bu kaynaklar etrafında ibadet yapıldığı söylenmiştir.

 

Göksu Vadisi

Göksu Vadisi, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda iskân bölgesi haline dönüşünce çok ilgi görmeye başlamış, su kaynaklarının yanı sıra verimli bostan ve bağlarıyla kutsal suları ve lezzetli patlıcanlarıyla, gül bahçeleri ve gümüş servileriyle ün kazanmış bir mesire yeridir. Derenin kenarlarında elde edilen çamurdan çömlek yapılmaya başlanmış ve atölyeler kurulmuştur. 

Şarkılara konu olan Göksu Deresi’nde kayıklarla dolaşılır, fayton gezileri yapılırmış. Vadi, yayalar için de gezinti alanı imkânı sağlamış. Tenezzüh (gezinti) için çıkarılan saltanat kayıklarının buraya gelerek şenlik yarattığı ve sakin akan suyun kenarındaki kırlara renk ve canlılık kattığı söylenmiştir.

IV. Murat’ın buraya sık sık geldiği kayıtlarda belirtilmiştir.  I. Mahmut, II. Mahmut ve daha sonra Abdülmecit burada küçük kasırlar yaptırmışlar. Zamanla Göksu ve civarında yer alan yalılar, köşkler ve dere üzerindeki ahşap köprü yıkılmış, beton köprü yapılmış. Bölge özelliğini 1960’lı yıllara kadar sürdürebilmiş.  

 

Edebiyatımızda Göksu’nun yeri

Edebiyatımızda yeri olan Göksu ile ilgili olarak Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz” adlı eserinde “Siste Söyleniş” şiirinde rastlayabiliriz.

 

“Birden kapandı birbiri ardınca perdeler…

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye neredeler?”

Batılı gezginler bu iki dereye, “Asya’nın tatlı suları” adını takmış. IV. Murad ise ağaçların görüntüsünden öylesine etkilenmiş ki, burayı “Gümüş Servi” olarak adlandırmıştır.

Göksu’ya gelen kayıklar, yük taşımaktan ziyade eğlence hayatında önemli bir yer tutar. Bu süslü sandallar, Boğaz’dan Göksu Deresi’ne girer ve tepelerin arasında kaybolan yoluna sapar. Kayıklarda şemsiyeli, ferâceli, yeldirmeli kadınları taşınır. Göksu gezilerinde yaşanan gizli sevdalar ve ürkek bakışlı sevdalılar bazen bir şarkı, bir şiir olurmuş:

Klasik Türk müziğine ilgi duyuyorsanız, Hristaki Efendi’nin bu bestesini huşu içinde bir kez daha dinlemelisiniz. Hristaki üstat ilham kaynağı olan Göksu için bakın ne güzel sözleri bize yansıtmış:  

“Gidelim Göksu’ya bir âlemi-ab eyleyelim

Ol kadehkâr güzeli yar olarak peyleyelim

Bize bu talihimiz olmadı yar neyleyelim

Ol kadehkâr güzeli yar olarak peyleyelim”

Mesireler

Kâğıthane, Çubuklu, Göksu, gibi mesirelere gitmek için halk sandal ve kayıkları kullanırmış. Bahar gelip de eğlenceler başladı mı Boğaz’daki bu yoğun trafik bitmek bilmezmiş. Bu geziler genelde havanın karardığı vakitlere kadar devam eder ve yine kalabalık bir grupla gidilip gelinirmiş.

Bu örneklerde görüldüğü gibi Nedîm’in İstanbul’a ve onun güzelliklerine olan sevgisi çok büyüktür. Nedîm, İstanbul’u tasvir ederken yalnız Sadâbâd ve çevresiyle sınırlı kalmaz. Onun şiirinde, İstanbul’un birçok semtine ve eğlence yerine rastlanır. Göksu ve Çubuklu için bakın ne demiş:

“Göksu bir nâ-hoş havâ şimdi Çubuklu pek zihâm

 Sevdigim tenhâca çekdirsek mi Sa’d-âbâda dek” 

 

 Şair bir başka gün yaptığı gezintilerin birinde önünden geçen üç çiftenin içindeki güzele vurulmuş ve şu mısraları yazmış:

 

“Eyvah o üç çifte kayık aldı kararım

Şarkı okuyup geçti bir afet var içinde”

Son sözüm

    Göksu Deresi’nin hemen yanında bulunan Küçüksu Çayırı’nda haşlanmış mısır, macun, turşu suyu satanları hayal edin... Mavinin bozulduğu gibi yeşil alanların da giderek azaldığını görmeye çalışım...

Göksu Deresi’nin kenarındaki Osmanlı mezar taşlarına bakın. 17’nci ve 18’inci yüzyıllardan beri gelen kayıtlara ışık tutuyorlar. Bizden sonraki kuşakların bize ait konuşacakları bir şey olmayacağına inanıyorum. Onlar da bizim gibi geçmiş yüzyıllardaki simaların ve o güzel tabiat köşelerinin özelliklerini anlatacaklardır. Eskilerden bize kalanlara biraz saygılı davranmamız gerekmiyor mu? Temiz tutmak, kitabelerin yanına bugünkü dille açıklamasını yazmak, eski resimler ve anlatımlardaki gibi yeşilliği muhafaza etmek gerekmiyor mu?

 

Anadoluhisarı Kalesi

    Kalenin konumu (Güzelhisar, Akçahisar isimleri de verilmektedir). Göksu Deresi’nin İstanbul Boğazı’na döküldüğü mevkide yer almaktadır. Boğaz’ın önemli simgelerinden Anadolu Hisarı, İstanbul Boğazı’nın en dar bölgesinde yer almaktadır. Rumeli Hisarı’nın tam karşısında yer alan Anadolu Hisarı, Yıldırım Bayezid tarafından bir ileri karakol göreviyle 1395 yılında inşa edilmiştir (Nişancı Mehmet Paşa tarihi). 

Bu tarihi yapı, İstanbul Boğazı’ndan gelebilecek saldırıları önlemek ve Anadolu’ya girebilecek düşman unsurlarını engellemek amacıyla yapılmıştır. Osmanlı Devleti Cenevizlilerle anlaşarak hisarın inşasını iş birliği içinde bitirmiştir.

Fatih Sultan Mehmet dönemi tarihçilerinden Tursun Bey buradan Yenihisar veya Yenicehisar diye, Hoca Sadettin Efendi ise Akçahisar olarak söz etmişlerdir. Aşıkpaşazâde tarihinde Anadoluhisarı’nın 7.000 metrekarelik bir alan üzerinde, Boğazın en dar noktası olan 660 metre mesafedeki bölgesinde inşa edildiği belirtilmiştir. 

 

Kalenin yapısı 

    Anadolu Hisarı, iç ve dış kale ile bu kalelerin surlarından oluşur. İç kale, dikdörtgen biçimindeki dört katlı bir kuledir. İlk yapıldığında, bir giriş kapısı bulunmadığı için, kuleye iç kale surlarına uzanan bir asma köprüden giriliyordu. Üst katlarına da içerideki ahşap merdivenlerle çıkılıyordu. Fâtih Sultan Mehmed'in çevirttiği dört burçlu hisarpeçe ile Anadoluhisarı bir taarruz kalesi durumunu almıştır. 

İç kale surları yaklaşık 3 m kalınlığındadır. Üzerlerinde kemer ve üç kule bulunur. Surlar doğu-batı yönünde 65 m, kuzey-güney yönünde 80 m boyunca uzanır. Dış surlarda topların yerleştirildiği menfezler bulunur.

 

Kale planı

    Anadoluhisarı kale mimarisine göre yapılmıştır. İlk yapımında kare planlı bir kule ve bunu çevreleyen duvarlardan ibarettir. O dönemde kalenin bulunduğu yer kayalık bir burun olduğundan denizin sur duvarlarına kadar geldiği sanılmaktadır. Göksu Deresi’nin getirdiği alüvyonlar daha sonra arazi konumunu değiştirmiş, kalenin duvarlarının çevresi dolmuş ve kale iç kısımda kalmıştır.

    Kale, İstanbul’un fethinden sonra önemini yitirmiş, 16’ncı yüzyıldan itibaren görevli askerlerin yerleşmesiyle kale içi, kale ardı, kale dışı mahalleleri oluşmuştur. Daha sonraki yüzyılda ise esirlerin, suçluların hapsedildiği bir yer olmuştur.

 

Küçüksu Kasrı (Anadoluhisarı Kasrı)

    Tarihsel gelişim: Göksu ile Küçüksu Dereleri arasında kalan çayırlık alan, padişahların hasbahçeleri arasında sayılmıştır. Evliya Çelebi “Seyahatname”de Göksu’yu, üzerinde kayıklarla dolaşılan, gül bahçeleri içinde ve küçük köşkleri ve değirmenleri olan müstesna bir yer olarak tasvir etmiştir.  IV. Murat (1623-1640), bu bölgeyi Kandilli’ye kadar selvi ağaçlarıyla daha da yeşillendirmiştir.

Bu alanın denize kavuştuğu yerde ilk yapılaşma Sultan I. Mahmut (1730-1754) döneminde başlamıştır. Göksu’ya sık sık avlanmaya gelen Sadrazam Divitdar Mehmet Emin Paşa, çayırın denize kavuştuğun yerde 1751 yılında Mühendis ve Şehremini Yusuf Efendi’ye iki katlı ahşap bir köşk yaptırmış, açılış törenine de katılmıştır. Kandilli yamaçlarında kuyular kazdırılmış ve terazilerle kasra su getirilmiştir.

    Köşk, Sultan III: Selim döneminde (1789-1807) bu köşk detaylı bir onarımdan geçirilmiş, annesi Mihrişah Valide Sultan adına kasrın hemen yanına bir de çeşme yaptırılmıştır. Köşk, Sultan Abdülmecit (1839-1861) tarafından yıktırılmış ve yerine Mimar Nigoğos Balyan’a 1856-1857 yıllarında bugünkü kasır yaptırılmıştır.  Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde kasrın cephe süslemeleri yeniden ele alınarak canlandırılmıştır. 

 

Mimari özellikler

Küçüksu Kasrı, 15x27 m2 alan üzerine oturtulmuştur. Uzun kenarı denize paralel, dikdörtgen bir yapıdır. Kâgir, iki katlı ve yığma tekniğiyle inşa edilen yapı, tuğla ve taş kullanılarak yükseltilmiştir. Bodrum katı ise kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış; diğer katlar bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi tipini yansıtır. Genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılmış olan “biniş kasrı” niteliğindedir.

Kasrın deniz cephesi, kabartmalarla süslüdür. Şadırvanlı küçük havuzunda ve merdivenlerinde Batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Tavanları alçı kabartmalı ve kalem işi süslemelidir. Şömineleri İtalyan mermerlerinden yapılmıştır. Odalar ince işçilikle döşenmiş parkelere sahiptir. Mobilyaları Avrupa üslubundadır. Oda ve salonlar sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir.

Deniz cephesi üç düşey parçaya ayrılmıştır.; bunlardan ortadaki düz, yanlardaki dışbükeydir. Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli, iki kollu görkemli bir mermer merdivenle ulaşılır. At nalının iki kolu arasında fıskiyeli mermer bir havuz yer alır. Giriş bölümü dört sütunun taşıdığı kemerli bir sahanlığın gerisine doğru çekilmiştir. Zemin katta boydan boya ikişer balkon vardır. Üst kattaki konsollara taşıtılmış, zemin kattaki ayaklara oturtulmuştur. Yapının bütün cepheleri, en tepede konsollar üstünde ileri taşan ve çatıyı gizleyen bir parapet duvarıyla sona erer.

 

Kullanım amaç ve süreleri

Saray, 1925 yılında Milli Saraylar İdaresi Başkanlığına devredilmiştir. Cumhuriyet döneminde Atatürk, İsmet İnönü, Celâl Bayar tarafından da kullanılmıştır. 1953’te NATO Akdeniz genel Komutanı Amiral Mountbatten misafir edilmiş. 1983 yılından itibaren müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Kaynak: Özel Haber
Editör: Başak Ertekin - Cengiz Baysu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam