"Bir kabağın kalbinde neler olup bittiğini sadece bıçak bilir."
(Simone Schwarz-Bart)
Anadolu genelinde 174 adet ile ilk sırada yer alan Yeniköy'den sonra toplam 88 adet Dereköy bulunmaktadır. Bu sayı, Türkiye genelinde en çok kullanılan köy isimleri sıralamasında 88 adet ile ikinci sıradadır.
Bodrum'un Dereköy mahallesi, Yarımada’nın kalabalığından uzak, yemyeşil doğası ve bohem sanat atmosferiyle öne çıkan, yaklaşık 800 yıllık geçmişe sahip gizli bir vahada kurulmuştur. Bodrum merkezden Gümüşlük yönüne giderken yol üstünde yer alan bu mahalle, 2014 yılındaki büyükşehir yasasıyla mahalle statüsü kazanmıştır. Tarım, hayvancılık ve bahçeciliğin ileri seviyede olduğu bu yerleşim yerinde her çeşit sebze ve meyve yetiştirilebiliyor.
Su kabağı
Su kabağı, insanlık tarihi boyunca hem gıda hem de günlük eşya yapımı amacıyla yetiştirilen, asma benzeri sürüngen bir bitkinin olgunlaştıktan sonra dış kabuğunun tamamen odunsulaşması ve içinin boşalmasıyla plastik ve metalin olmadığı dönemlerde insan hayatında çok önemli bir yer tutmuştur.
Allah yapar yapısını bıçak açar kapısını
Beyaz çiçekler açan, tüylü ve tırmanıcı bir otsu bitkidir. Meyveleri armut, kum saati, sürahi veya yuvarlak gibi çok çeşitli şekillerde büyüyebilir. Dalında olgunlaşan su kabakları, kış aylarında asılarak kurutulur. Kurudukça içi boşalır, hafifler ve dış kabuğu sert bir odunsu yapıya bürünür. İçindeki çekirdekler sallandıkça ses çıkarmaya başlar. İnsanlık tarafından ilk evcilleştirilen bitki türlerinden biri olup arkeolojik kazılar, binlerce yıl önce hem Afrika'da hem de Amerika kıtasında kap olarak kullanıldığını göstermiştir.
Osmanlı döneminde su kabakları
Osmanlı döneminde su kabağı (susak) işleme ve süsleme sanatı gözde bir sanat dalıymış. Ancak bir saray sanatı olmaktan ziyade, geleneksel halk zanaatı, ahşap oymacılığı (nahhatlık) ve tekke kültürünün bir parçası olarak icra ediliyormuş.
Su kabağı, Osmanlı günlük yaşamında tarlalarda su, zeytinyağı ve şarap sürahisi, mutfaklarda kap, kepçe ve ambarlarda tohum saklama kabı olarak kullanılıyormuş. Zamanla bu kapların üzerine dervişler ve yerel zanaatkarlar tarafından dini motifler, bitkisel desenler ve dualar işlenmeye başlanmış.
Özellikle Mevlevî ve Bektaşî dervişleri, seyahat ederken içine yiyecek koydukları veya bağış topladıkları ve keşkül adını verdikleri su kabağından kaplar bulundururlarmış. Dervişler ve tekkelerdeki sanatkârlar, bu kabakların üzerine hat sanatı (güzel yazı) ile dualar, ayetler veya tasavvufi özlü sözleri kazırlarmış.
Ahşap, sedef ve fildişi oyan ustalara nahhat veya oymacı denilirmiş. Bu ustalar bazen kurutulmuş sert su kabaklarını da bir ahşap gibi ele alıp üzerine dönemine uygun Rumî, Palmet veya Hatayî gibi klasik Osmanlı süsleme motiflerini nakşederlermiş.
Günümüzde su kabakları
1.Su kabakları işlev bakımından dünkü kullanım şekline ilave olarak kepçe veya tas işlevi de görmekte,
2. Telli, vurmalı ve üflemeli çalgıların yapımında akustik gövde (rezonans kutusu) olarak tercih edilmekte (Türk kültüründeki kabak kemane iyi bir örnektir.),
3. Abajur, gece lambası, avize ve dekoratif objelerin yapımında yaygın olarak kullanılmakta, üzerine matkapla delikler açılarak ve boncuklar işlenerek veya yakma tekniği uygulanarak sanat eserlerine dönüştürülmekte,
4. İçindeki hava boşluğu nedeniyle batmadığı için geçmişte balık ağlarında yüzdürücü (mantar/şamandıra) olarak, tarlalarda ise kuşları korkutmak için korkuluk başı olarak kullanılmaktadır…
Bu sanata yıllarca emek vermiş Erkin Özgül
Su kabağı objelerini tasarlayan, çizdiği formları kabak üzerine işleyen ve satan sevgili Erkin Özgül ile konuşmaya başladık. Bu işe nasıl ve ne zaman başladığını sordum. Sigarasından derin bir nefes çekti, “itidale müptelâ” yapısıyla düşündü ve sonra yılların verdiği yorgunlukla anlatmaya başladı:
“Ben bu işe 32 yıl kadar önce kardeşimle Gümüşlük’te başlamıştım. 10 yıl orada çalıştıktan sonra işlerimizi kardeşimle birlikte Dereköy’de devam ettirdik. Burası virane küçük bir yerdi. Çardak ilave edip çalışmalarımıza hız verdik. Sokağı sağlı sollu eski malzeme ile doldurarak zenginleştirdik. Bugünkü sokak tamamen bizim kullanımımız altına girmişti.
Pazarlara çıkıyor, küp, yaba, testi, sandık, saksı gibi objeleri toplayıp Dereköy’de bulunan dükkâna getiriyordum. Dükkân yol üstündeydi. Getirdiğimiz yüzlerce malzemeyi yol kenarında sergiliyor, insanların adeta eski malzeme ve su kabağından lambaların tünelinden geçmesine imkân sağlıyorduk. Çok gelinen ve çokça ziyaret edilen bir yere sahip olmuştuk. Bu durum bizi daha da hissedilir hale getirmişti.
Su kabağından lambaların belki de dünyada ilk ve çok görülmeye ve satın alınmaya gelinen bir mekân olduğunu söylersem abartmış olmam. Su kabağının bin yıllar öncesinde insanoğluna kap mahiyetinde hizmeti varsa ikinci varlık nedeni de aydınlatma lambası olmalıydı.
Rahmetli kardeşim ve ben bu ışığı ilk kez Gümüşlük’te sonra da Dereköy’de gördük. Büyük mücadele verdik ve başardık. Şimdi bunun keyfini yaşıyorum. Bütün var edilenler gibi kendisi de özel olan su kabağının ışığını yakmaya devam edeceğim…”
Objelerin üzerindeki figür ve yazılar
Sevgili Erkin’i çalışırken izledim. Su kabağın dış kabuğunun pürüzlerini zımparaladıktan sonra iyice temizliyor, kabağın üzerine çizilmiş motifi nakış işler gibi ince uçlu matkaplarla deliyor ve abajur haline getirmek için uğraşıyordu.
Arada bir hemen karşısında bulunan kalemlere ve farklı kalınlıktaki matkap uçlarına bakıyordu. Bulunduğu mekânda belki bir rahatlığı yoktu belki, ama imrenilecek derecede iş keyfi vardı. Sadece bu kadar mı? Vernikleme, boyama ve yazı yazma gerektiren kabakları da bir gün önceden hazırlamıştı. Elindeki işin bitmesiyle sıranın onlara geleceğini söylüyor ve yine canını sıkan anlatımlara geçiyordu:
Yazıların çıkış nedeni
Çardağı yaparken üç beş kişinin negatif yaklaşımına maruz kalmıştım. Kendime göre zor şartlarda bir şeyler yapmaya çalışırken insanların böylesi olumsuz tavrına çok üzülmüştüm.
Bu duruma yazıyla tepki göstermeyi uygun görmüştüm... Yaptığım objeler ve üzerindeki yazılar bana aittir. Başka yazar ve bilgelerin sözleri karşı dükkânda yazılıdır... “
Konuşma bu çerçevede akıp gidiyordu. Körün yanında güzel bir manzaradan bahsetmek, sağırın yanında bir uyarıda bulunmak ne kadar abes ise kel kafalının yanında da söylenmeyecek söz vardır elbette. Kabak ile ilgili olarak Erkin’den vurucu bir söz söylemesini istedim. Gülerek,
“Kel’in yanında kabaktan söz edilmez” demiş ve
anlatmaya devam etmişti:
“… Oysa şimdi çevre illerden ve yurt dışından çok misafirim, müşterim ve ziyaretçim gelmektedir… Mahalle, Yarımada’nın diğer yerlerine benzemez. Yol boyunca rengârenk sandalyelerin, asılı su kabaklarının ve eski boyalı kapların görülmesi tam bir sergi alanıdır.
Biz yazıları yazarken mahallenin eskilerinde Süleyman Köse Bey yanımıza geldi. Hal hatır sorduktan sonra 81 yaşında olduğunu söyledi. Sigara paketini göstererek 1961 yılından beri 65 yıldır sigara içtiğini belirtti. “Sağlığıma zarar vermiyor, cebime zarar veriyor” dedi. İyi bir espriydi, Sohbetimize renk katmış oldu. Sıra resim çektirmeye gelmişti. Süleyman Bey, resim çekmeyi bilmediğini söyleyince caddeden geçen İpek Hanım’a rica ettik. İmdadımıza yetişti ve bolca resim çekti.
Değerlendirme
Anadolu el sanatları yüzlerce yıllık geçmişiyle müstesna bir değere sahiptir. Ne yazık ki bu değerler, endüstriyel toplum olabilme çırpınışlarımız nedeniyle öne çıkamamakta hatta töre ve toplumsal değerlerimiz gibi törpülenmeye bile yüz tutmaktadır.
Köyün yerlileri otantik tutumlarını devam ettirirken yani toplumsal normlara dikkat ederken çevre illerden gelenler açtıkları atölyelerde el sanatları geleneksel yazmalar, antika objeler ve takılarla bohem yaşam tarzını -yani özgürlükçü yaşam anlayışına yakın durarak, doğal ve sadelik içinde yaratıcılığa ve sanata önem vererek-göstermekte ve üretip sergilemektedirler.
Var ol sevgili Erkin, unutulmaya yüz tutmuş bir Anadolu el sanatını ayakta tutuyor, geleneklerimizi sürdürüyorsun. Ellerine sağlık!
Kaynak: Özel HaberEditör: Başak ERTEKİN - Cengiz BAYSU