İstanbul’dan yola çıktık
İki aile üç yıl kadar önce İznik’e iki aile bir gezi planlamış, İstanbul-İznik yol planımızı Başak ile akşamdan hazırlamıştık. Her zaman gittiğimiz güzergâhtan gitmeyecek, Karamürsel’den köy yollarına girecektik. Sabahın erken saatlerinde hareket ettik. Yoğun akan E-6 yolunu değil deniz kıyısından gittiği için E-5’i tercih etmiştik.
Gölcük’e gelmeden hemen önceki ilk molada 1918-1921 yılları arasında bu bölgelerde yaşanan çete faaliyetleri hakkında kısa bilgi vermiştim. 20 dakika kaldıktan sonra anlatıma yolda da devam ederek Karamürsel’e gelmiştik.
Karamürsel, Körfez’in kritik mevkii
Karamürsel, İstanbul’dan Ankara’ya gizlice silah ve cephanenin kaçırıldığı önemli mevkilerden biriydi. 1919’da burada “Muavenet Bahriye Grubu” adıyla subaylardan kurulu bir yeraltı teşkilâtı mevcuttu. İstanbul’dan gönderilen malzemeler, motor kaptanlarının marifetleri ve kasaba halkının fedakârlıkları sayesinde Karamürsel menzil hattına ulaştırılıyordu.
“Muavenet Bahriye Grubu” subayları, İstanbul’daki Karaağaç deposunun boşaltılmasını kararlaştırmışlar, motor ve mavnaların kaptanları da bu tehlikeli, ama Anadolu için son derece önemli operasyona yeşil ışık yakmışlardır.
İngilizlerin amansız baskılarına rağmen, kurulan ekipler, her türlü tehlikeyi göze almakta bir an bile tereddüt göstermemişlerdir. Pazarlı Mustafa Kaptan’a ait ‘Avniye’ motoru ile Karamürselli Fedai İsmail Kaptan’ın görev aldığı ‘İsmet’ adlı motorlar, önceden sağlanan özel tayfalarla Karaağaç cephane deposuna yanaşmışlar, buradaki nöbetçileri saf dışı ederek gece yarısının sonuna doğru depoyu boşaltmayı başarmışlardır.
Taşınan bu çok önemli silah ve malzemeler, hiç vakit kaybetmeden kasabanın kıyısında bekleyen Karamürsellilerin üstün çalışma ve gayretleriyle Batı Cephesi Komutanlığı’na nakledilmiştir. Bu iki yurtsever insanımızı rahmetle anıyoruz.
Karamürsel’den köy yollarına saptık
Karamürsel merkezinin hemen çıkışında güneye sapan Oluklu yoluna girdik. Karaahmetli-Hayriye-Yalakdere köylerinden geçtikten sonra yol, Samanlı Dağları Bloku’na tırmanıyor. Yol boyunca sebze ve meyve bahçelerini, sürülmüş ve ekilmekte olan bazı alanları ve tarlaları gördük.
İstanbul’un arka bahçeleri olan bu tarlalar cefakâr köylülerin gayretleriyle ürün vermektedir. Henüz kararmamış dereler, kuş cıvıltıları, kovanlara bal taşıyan arılar… Aman Tanrım! Burası bir “Yeşil denizi” ya da cennetten bir köşe… Ben Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hep sarp, yüksek ve karlı dağları görmeye alışmıştım. Şimdi ise tatlı meyilli, her tonda yeşil renge sahip ve ulaşılması kolay tepeler üzerinde Anadolu havasını soluyorum.
Yolumuza devam ederek Kızderbent ve Bayındır’ı geçip 704 rakımlı Dikmen Tepe’nin üzerine çıktık. Bu kez tepenin güney yamacından gölün eşsiz güzelliğini seyrettik. Bizler resim çekerken manzara bizi gölün ötesine, Anadolu’nun derinliklerine çekmeye çalışıyordu.
Düzlüğe indiğimizde İznik Gölü kıyısındaki Boyalıca’ya ulaşmıştık. Boyalıca’dan doğuya doğru devam eden yolu takip ediyoruz. Yol kenarında bazı antik yerleşimleri işaret eden levhalar görüyoruz. Zamanımızın kısalığı nedeniyle göremediğimiz bu yerlere gelecek sefer zaman ayıracağımıza dair söz vererek İznik’e ulaştık.
Nikaia, İznikmid, İznik
İznik, M.Ö 316’da Büyük İskender’in Phrygia Satraplığına atadığı Antigonos tarafından Antigoneia adıyla İznik Gölü’nün doğu kıyısında kurulmuştur. Çevresindeki Çakırca, Karadin, Gülistan ve Üyücek höyükleri, bu bölgenin tarih öncesi yerleşim merkezi olduğuna işarettir.
M.Ö 310’da İskender’in generallerinden Lysimakhos, Antigonos’u mağlup edince kendi karısının adı olan Nikaia adını vermiştir. Kent daha sonra Bithynia Krallığı’nın, Roma İmparatorluğu’nun daha sonra da Bizans’ın egemenliğine girmiştir.
Açık hava müzesi konumundaki bu kent Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait anıtlarla dikkatleri çekmektedir. Bu anıtlar biraz tahrip görmüşlerse de günümüze kadar gelebilmişlerdir. Çarpık kentleşme ve hızla artan nüfus, tarihi kent dokusuna zarar verir hale gelmiştir. Tarihi bir laboratuvardır İznik...
Şehir surları
Şehrin başkent yapılmasından sonra mevcut surlar onarılarak yeni burçlarla takviye edilmiş ve eski surların 13-16 m. ötesinde bir ön sur yapılmıştır. Şehri çevreleyen 4.427 m. uzunluğundaki surların dışında Bizans savunma konseptine uygun olarak savunma hattı önde bir savunma hendeğinden, arka sırada ise biri ana duvar olmak üzere iki duvardan oluşur.
İstanbul, Yenişehir, Lefke ve Göl Kapıları olarak dört ana kapısı olan surların 12 adet de tâlî kapısı vardır. Şehrin kuzeyindeki İstanbul Kapı kitabesine göre surların M.S. 69-70 arası Vespasianus, 79-81 arası Titus, 117-138 arası Hadrianus tarafından yaptırıldığına dair kayıtlar vardır.
II. Claudius zamanında 268-270 yıllarında yaptırılan Yenişehir Kapısı, savaşlar nedeniyle en çok hasar gören kapılardan biri olmuş, 1990’da kısmen elden geçirilmiştir. İmparator Hadrianus zamanında 117-138 arasında yaptırılan ve İstanbul Kapısı’ndan sonra ikinci büyük kapı olan Lefke Kapısı, en sağlam durumdaki kapıdır. II. Claudius zamanında yaptırılan kapılardan Göl Kapı’nın ise sadece yıkıntı haldeki yeri biliniyor.
Diğer antik emanetler
Bir Roma kentinin olmazsa olmazı durumundaki tiyatro burada da karşımıza çıktı. M.S 98-117 arasında Traianus tarafından yaptırılan tiyatro toprakla örtülmüş durumdadır. 527-565 arasında İmparator Jüstinianus zamanında şehrin içme ve kullanma suyunu karşılamak amacıyla yapılan mermer suyolları Lefke Kapısı’ndan şehre sokulmuştur.
I. İznik Konsülü’nün toplandığı Senato Sarayı 4’üncü yüzyılda yapılmış olup bugün büyük bölümü gölün suları altındadır. Kentin doğusundaki Berberkaya Tepesi’nde M.Ö II. yüzyıla tarihlenen bir mezar anıtı vardır. Efsaneye göre İznik kralının kızına âşık olan bir berber, kral adına yaptırdığı bu anıtı bir başka yerde yekpâre kayadan oydurur. Yerine taşıyıp yerleştireceği sırada tepeden aşağı yuvarlanarak parçalanır. Bizans’a mal edilen bu efsane anlatımlara Van Gölü’nün Akdamar Adası (Ah, Tamara!), İstanbul Kızkulesi, Aydos Kalesi ve benzeri yerlerde sıkça rastlanır.
İznik, Türk ve Bizans egemenlikleri arasında
İznik, Doğu Roma İmparatorluğu’nun bir vilayeti durumundayken Türkler 1071 Malazgirt Savaşı’nın hemen arkasından Anadolu’ya girmiş ve dokuz yıl sonra 1080’de Kutalmışoğlu Süleyman Şah zamanında İznik’e ulaşarak kenti Türk topraklarına katmışlardır. Bu ilerleyişle birlikte İznik, Selçukluların başkenti olmuştur. 1097 yılı I. Haçlı Seferi ve 1204 yılında IV. Haçlı Seferi ile İstanbul ele geçirilince teslim olmak istemeyen Konstantinopolis halkı doğuya doğru çekilir ve İznik’te yerleşir. Bizanslı General I. Theodoros Laskaris, burada imparatorluğunu ilan ederek Nikaia’yı başkent yapmıştır.
Orhan Gazi, 1331’de kenti ve kaleyi teslim alır ve 1331’de bir de medrese ile Yenişehir Kapısı’nda ilk imareti yaptırır. 1340-1344 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin başkenti olan şehir, 1402 yılında Timur’un ordularınca işgal edilip yağmalanmış, II. Murad zamanında yeniden canlandırılmıştır. Günümüze kadar gelebilen eserler arasında Ayasofya Müzesi vardır. 787 yılındaki Konsil bu kilisede toplanmış, Yunan işgali sırasındaki bir yangınla kullanılamaz hale gelmiştir. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.
Diğer eserler arasında Roma Tiyatrosu, I. Murat Hamamı, Süleymanpaşa Medresesi (günümüzde turistik amaçlı çini eserlerin satıldığı atölyeler tarafından kullanılmaktadır), İznik Kilisesi, Zoimesis Tes Theotokos, Aziz Tryphonos Kilisesi, Sarı Saltuk türbesi, Yeşil Cami gezilip görülmesi gereken yerlerdir.
İznik Müzesi, 1338 yılında Osmanlı Padişahı I. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun adına imaret olarak yaptırılmıştır. 19’uncu yüzyıl sonlarına kadar çalışan imarethane, 1965 yılında müzeye çevrilmiştir.
Osmanlıların nazarında İznik ve Kale
Osmanlı Beyliği, eski Bizans kalelerine yaşlı muharipleri muhafız olarak yerleştirmiş, genç muharipleri yeni fetihler için süvari birliklerinde ve akıncı olarak kullanmıştır. Kale muhafızlarının kullandığı silahlar genellikle ok, yay, yakılarak atılan yağlı paçavra sarılı oklar, kılıç, yatağan ve kama sayılabilir. Mancınık, kale bedenlerine yapılan hendek, ayı tuzağı, kuru otluk alanlar ise birlik veya kale savunması için kullanılan silah ve yöntemler olarak nitelendirilebilir.
Sınırların Trakya arazisine taşması, toplarun muharebe sahasına girmesi ve tüfeğin kullanılmaya başlamasıyla sınır kalelerinin önemi daha da artmıştır. Tüfek ve topların ahşap aksamı İzmit ve Kocaeli ormanlarından kesilen ağaçlardan imal edilmiştir. Bu silahlara ait gönderilecek olan kundak ve tekerleklerin yapımı için gereken kerestenin İzmit ve Sakarya çevrelerinden temin edilmesi ve Tophane’ye gönderilmesi istenmiştir.
Tarihin yok edilişi
Tarihin yok oluşunu görerek izlemek çok acı. Surların yıkılan bölümleri, zamanın ve doğanın yarattığı tahribatın yanında fırsatçı insanoğlunun da kötülüklerini katmak gerektir. Yıkılmış bölümlerde gecekonduların surların taşlarından istifade ederek yapıldıkları muhakkak...
Daha son Osmanlı hükümetleri zamanında bile İznik Kalesi duvarlarının sebepsiz yere tahrip edilmesinin önlenmesi ve eserlerin iyi şekilde korunması için yazı yazılmış. Eski eserlerin tahribini önlemek ve son durumunu ortaya koymak maksadıyla Alman tebaasından bazı kişiler İznik çevresindeki eski kilise harabesinin resimlerini çekmek istemiş, yeterli bir araştırmadan sonra kendilerine müsaade edilmiş.
Kalenin önemi kadar gölün önemi de anlaşılmış olacak ki, İznik Gölü’nün masarıf-ı tathiriyesi (temizlenmesi masrafları) için Maliye’den kanun maddelerine uygun bir layiha çıkarılmıştır. (Son bölümü Cengiz Baysu makale köşesinden takip edebilirsiniz.)
Kaynak: Özel HaberEditör: Başak ERTEKİN - Cengiz BAYSU