SON DAKİKA
reklam
reklam

Bir Futbol Efsanesi Necdet Niş’in Öyküsü (1)

Köşe Yazarı: Sinan ERDOĞDU   Eklenme Tarihi: 25 Ağustos 2018, Cumartesi - 01:42   Okunma Sayısı:

Yaşı tutanlar Necdet Niş adını Fenerbahçe teknik direktörü Didi’nin yardımcılığına getirildiği zamanlarda, yani 1974’lü yıllarda hatırlar. Bu dönemde kazandığı ününü, yetmişlerin ikinci yarısında Altay teknik direktörü olarak pekiştirdi Necdet Hoca. Ardından Sakaryaspor’da kazandığı parlak başarılar geldi. İki kez Türkiye Birinci Ligi’ne çıkardığı takıma bir de Türkiye Kupası kazandırdı. Özetle, yerli çalıştırıcılar içinde en başarılı ve en şöhretli olanlardan biri oldu. Necdet Hoca son olarak Küçükyalı İdealtepe’de Fenerbahçe futbol okulunda yeni yeteneklerin peşinde koşturdu. Vefatından yakın bir zaman önce özel olarak hazırlanan bir röportajı yeniden gündeme getirmek istedik. Çünkü Necdet Niş’in Futbol oynadığı dönem, futbolun kısıtlı imkanlarla;ancak futbolun ruhuna yakışır şekilde oynandığı, seviyesizliğin ve niteliksizliğin de pirim yapmadığı bir dönem aynı zamanda. İdealtepe’de bu efsane isimle sohbet etme imkanını yakalamış ve bir çok anısını da dinlemiştim. Spor Toto Süper Lig’in 2018-2019 sezonu Lefter Küçükandonyadis adını aldı ve bu sezonun ilk haftasını da geride bıraktık. Lefter Küçükandonyadis’lerin Metin Oktay’ların, Baba Hakkı’ların,Necdet Niş’lerin adlarına ve dönemlerine yakışır bir sezon olmasını diliyorum. Bu arada çok değeri ailesine, yakın dostlarına, Halit Deringör, Hakan Ertürk, Erdi Akşen,Hasan Tankaya ve Abdullah Efendiler’e katkılarından dolayı özel bir teşekkürümü iletiyorum. Necdet Hoca o dönemden bazı kesitleri verdiği röportajında naif ve futbolun sevgiyle oynandığı dönemi şöyle anlatıyor; "Biz Cebeci Çayırı’nda büyüdük. Babam top oynamama kızmazdı. Abilerim de top oynardı. Kaleci Cihatlar, Turgaylar (Şeren), rahmetli Selahattin Torkal, kardeşi Celal abi hep Cebeci Çayırı’ndan yetişmedir. İstanbul’da nasıl meşhur Kadırga var, Ankara’da da futbolcular hep Cebeci Çayırı’nda yetişmiştir. Şimdi Cebeci Stadyumu’nun olduğu yer. O çayırda ufak ufak derecikler akardı. Akşam üzeri Ankaralılar gelip piknik yapardı orada. Olduğu gibi çimenlikti orası. Bizim önümüz, mahallenin çıkış yeriydi. O zamanlar Ankara’nın her yeri sahaydı ama en meşhuru Cebeci Çayırı’ydı. En büyük saha oydu, çimen de vardı orada. Yalınayak top oynardık, ayakkabımız yoktu. O yüzden ayak parmaklarımın onu da kırıktı. Taşa vururdum, kırılırdı. Canımız acırdı ama çaput sarar, yine devam ederdik. En nihayet babam, asker postalı almıştı, altı kabaralı. Bizim evin karşısı arsaydı. Orada arkadaşlarla top oynardık devamlı. Rahmetli babam balkonda oturuyor bir gün. O zamanlar bir tane ayakkabım var, Beykoz’dan alınmış. Başka yok. Şimdi arabamıza baktığımız gibi, ona gözümüz gibi bakardık. Kenarda boynu bükük seyrediyorum o gün arkadaşları. Rahmetli babam bana, ‘Hadi gir oyna,’ diye seslendi. ‘Ama baba ayakkabılarım,’ diyecek oldum. ‘Olsun gir, onlarla oyna,’ dedi. Öyle demesinin bana verdiği sevinci anlatamam. Babam subaydı ama neticede devlet memuruydu. Altı kardeşiz. Rahmetli annem gece 2’ye, 3’e kadar çorap yamardı. O zamanlar pamuklu çoraplar, naylon çoraplar çıkmamış. Sabah giyerdik, akşam döndüğümüzde parmaklar dışarı çıkmış olurdu. Babam dahil dört erkek de öyle. Yamalı pantolon giyerdik. Olup da almamak değil, yok zaten. Çocukluğumuz hep harp yıllarında geçti. Pasif koruma tabir ediliyordu, arabaların farlarına mavi kağıt koydular. Geceleri evlerin camlarına hep battaniyeler çakıldı. Nüfus kağıtlarımızda patiska verildi, pazen verildi diye hep mühürler vardı. Şeker, un yoktu. Rahmetli babam köyden gece un getirtirdi, kaçak. Bir yakalansan, eroin gibi muamele görür, gittin. Sıkıntılı günlerdi ama mutluyduk.” (Devamı yarın)

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam