ABD’nin Suriye’de Esad’ı devirmek gibi bir çalışmasının olmadığı CIA Başkanı’nın son açıklamalarıyla da teyit edilmişti. Gelin görün ki, zaman içinde gelişen olaylar her şeyi değiştirdiği gibi demeçleri de değiştirebiliyor. Aynı ABD ve aynı Başkan şimdi de Esad’ın gitmesinden söz ediyor.
Bu oyunlar ve demeçler birer taktiktir. Türkiye’yi belki hizaya getirme ve çizgi içine çekme taktiği... belki de Türkiye’ye şirin görünme taktiği... Külâhımızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Bu konuda Rusya’dan ilgi ve destek bulamayız; çünkü ekonomisi bozuk ve iç meseleleriyle boğuşuyor. Devletler kümeleşmiş, her küme bir lobi olmuş. Arap âleminden ses yok…
** ** **
Olayların kaynağı yüzlerce yıl öncesine dayansa da yaşananlar birbirinin benzeri olduğuna göre tarih tekerrür edecek demektir. Elimizdekiyle yetinmeyi bilmeyiz; ama “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” deyişini iyi biliriz.
** ** **
Avrupa’nın Türkiye’yi bu kadar uzakta tutmak isteyişi İsrail’in Türkiye ile yakınlaşma duygularını kabartmıştı.. Böylesi gelişmeler siyasetin doğasında vardır. Üstelik İsrail, elinde daha önce koz olarak bulundurduğu Ermeni tezlerini kullanma avantajının hesabını da yapmıştır. ABD-İsrail ilişkilerinin gerildiği bir dönemde belki Türkiye de bu durumdan avantaj sağlayacaktır.
AİHM’nin kararlarıyla Ermeni tezleri güncelliğini ve etkinliğini de yitirmiş olduğuna göre İsrail, Türkiye ile ilişkileri yeniden kurmaktan başka yol kalmadığını görmüş ve Türkiye ile diyalog kurmaya yanaşmıştır.
** ** **
Türkiye, dost ve müttefiklerine karşı son iki yıldan beri mesafeli durmak zorunda kalıyordu. AB kriterlerini kabul etme safhasında iç meseleleriyle boğuşuyor olması ise dışarıya karşı kötü imaj yaratıyordu. Dolayısıyla dost bildiğimiz ülkeler karşımıza dikiliyorlardı...
Özellikle ABD, PKK ve PYD konusunun terörist faaliyet ve çatışmalarla dile getirilmesini pek istemiyor ve terör örgütüne yardım ediyor. Suriye barış görüşmelerinin çıkmaza girmesi üzerine de Rusya’ya karşı salvo atışları başlattı. AB, Kıbrıs meselesi ve Ege Adaları sorununu çözmemiş bir Türkiye’yi bünyesine almak istemiyor. Ermeni meselesini daha da derinleştirerek içinden çıkılmaz hale getirmeye çalışıyor.
Merkel, Alman Parlamentosu’nun 1915 olaylarını soykırım olarak kabul etmesi hükümeti bağlamaz demişti. Bugün bağlamayabilir ama yarın iktidar değişirse gelen iktidarın bu hükmü istediği gibi kullanmayacağını kim garanti edebilir?
Türkiye’nin yapacağı işlerden biri kendisine yakın hissettiği ve güvendiği müttefikleriyle karşı atağa geçmesidir. Ne kadar zamanda nasıl bir sonuç verir bilmiyorum.
** ** **
Arap Yarımadası’nda durum
Bir lider düşünün, yabancılarla birlikte hareket ederek halkını dövdüren. Bir lider düşünün, din adına din kurallarını istismar eden. Yemen’in şimdiki durumu budur. Dünyanın jandarması, buraya da demokrasiyi getirme (!) zahmetine katlanarak masum insanların üzerine atılan bombaların planlayıcısı ve uygulayıcısı rolünü üstlenmiştir bu defa.
** ** **
Suudi Arabistan öncülüğünde Bahreyn, Katar, Kuveyt ve BAE (Birleşik Arap Emirlikleri)’nin oluşturduğu koalisyon, Husilere yönelik hava harekâtına girişmişti. Bugün için Fas, Sudan, Ürdün ve Mısır da bu koalisyona dahil edilmiştir.
Doğuya doğru
İranlı lider Rafsancani, “Bu ülkelerin liderleri 50 yıldır birkaç milyonluk Kudüs işgalcisine karşı etkili en küçük bir girişimde bulunmamış; ancak şu anda bölgedeki Müslüman bir ülkeye karşı birleşmiştir” ifadesini kullanarak ilk tepkisini göstermişti.
** ** **
İnsan haklarının ihlâl edildiği, demokrasinin katledildiği ve kitle imha silahlarının bulundurulduğu bahanesiyle koca Irak işgal edilmişti. Bir milyondan fazla insan katledilmiş, üç milyon Iraklı sürgünle cezalandırılmıştı. On binlerce kadının namusu lekelenmişti.
Avrupa, ya görme özürlüydü ü ya da başka yere bakıyor olmalıydı. BM, her zamanki derin sessizliği içinde gelişmeleri izliyordu. Arap dünyası milli seyirci olarak tiribünlerde yerini almıştı. Türkiye, böylesi bir durumda PKK belâsıyla uğraşıyor, Irak’a girmeden eski sınırlarına nasıl kavuşacağı hayalleriyle yaşıyordu. Sonuçta Irak işgal edilmişti…
** ** **
Pakistan ordusu, Taliban’a karşı operasyon başlatsa da ABD bu çalışmaları yeterli görmemektedir. "Teröre karşı ortak işbirliği" fikrine Pakistan yönetimi her zaman sıcak bakmış ve ABD’ye destek vermektedir. Bu desteğinden ötürü de Pakistan Ordusu kendi halkıyla savaş haline düşmüş görünmektedir.
Nükleer silah üsleri tek bir merkezde olmayıp Pakistan coğrafyasına dağıtılmış bulunsa da ABD, Taliban’ın ve El Kaide örgütünün “Pakistan'ın elinde bulunan nükleer silahların bir yerden bir yere götürülürken kaçırılması, laboratuarlara ya da nükleer yakıt üretilen tesislere sempatizanların sokulması ihtimal dahilindedir” demek suretiyle kaygı duyduğunu belirtmekte ve birtakım korkutmalarla Pakistan’ı koalisyon şemsiyesi altına çekmek istemektedir. Tüm bu uyarı ve korkutmalara rağmen Pakistan yönetimi plutonyum üretmeye ve reaktör inşa etmeye devam etmektedir.
** ** **
Geçmişte Pakistan’ın Çin ile yakın stratejik ortaklığından ve nükleer işbirliğinden rahatsızlık duyan ABD, Hindistan’a nükleer teknoloji başta olmak üzere nükleer yakıt ve reaktör satabilme için anlaşmalar yapıyor, istihbarat ağı oluşturuyordu.
İşte, devlet deviren devlet! ABD… Amerikalı yetkililer her zaman söylerler, “Bizim dostluğumuz, menfaatlerimizle vardır” diye… Onlar açık açık söylüyorlar. Tahlil yapmak söylediği kişilere/devletlere düşmez mi?