Mandacıların görüşleri özetlendiğinde ise söyledi; “20. yüzyılda 50 milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak 10-15 milyon lira geliri olan bir kavim için bir dış koruma olmaksızın yaşamak olanağı olamaz. Bağımsız yaşamaya mali durumumuz elverişli değildir. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçak ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar. Eğer İzmir Yunanistan'da kalsa ve aramızda bir savaş açılsa, düşmanımız Yunanistan'dan gemi ile asker getireceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi trenle taşımacılığımızı yapabiliriz? Bir de diyelim ki, biz dış ve iç tam bir bağımsızlık isteriz. Fakat, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz? Yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı?”
Mandayı savunan bir çok kimse çoğunun kendi dinamiklerimizle kalkınmamızın yetersizliğine samimiyetle inanıyorlardı. Ancak çoğu da fikrinin yanlış olduğunu savaştan önce veya sonra görmüşler ve Cumhuriyet’e gönülden bağlı olarak hizmet vererek TRT Arşivi’nde yer alan belgesel program “Cumhuriyet’e Kanat Verenler” adlı programa konu olarak bir kuşağın temsilcileri olmuşlardı. “Cumhuriyet’e Kanat Verenler” adlı programı izlemenizi mutlaka öneriyorum. Birkaç bölümünü boş vaktimde internette izledim ve Türkiye’mizin bugünlere nasıl ulaştığını çok daha iyi anladım.
Peki manda tartışmaları nasıl sonuçlandı. Amerikan Kongresi'ne bir mektup yazılarak “manda” istenmesini öneren Rauf Bey'in bulduğu çözüm kabul edilir ve ABD Kongresi'ne bir mektup yazılır. Oysa ABD Monreo Doktrini'ne çoktan dönmüş ve Avrupa sorunlarından epey uzaklaşmıştı.Zira;ABD bu konuyla ilgilenmez ve manda konusu böylece kapanır.
Bu arada Trabzon'dan gelen bir telgrafta, Sivas Kongresi'nin genel kongre olmasına ve bir Temsil Heyeti seçmesine karşı oldukları bildirilir. Erzurum'dan da buna benzer haberler gelir. Bazı delegelerin Sivas’da oluşturulan Temsil Heyetine karşı çıktıları öğrenilir. Hatta Kazım Karabekir Paşa da Trabzon delegelerinin görüşlerini iletecektir. Diğer yandan Elazığ Valisi Ali Galip'in İngilizlerin de yardımı sağlayıp Kongreyi basacağına dair duyular gelir. Fakat haberi önceden alan kuvvetlerimizin karşısına çıkma cesaretini gösteremezler. Kongre 11 Eylül'de çalışmalarını başarıyla tamamlar.
Sivas Kongresi’nde alınan kararlar şu şekilde olmuştur;
1. Milli sınırları (Mis'ak-ı Milli) içerisinde vatan bölünmez bir bütündür, parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet topyekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvay-ı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hâkim kılmak temel esastır.
Her ne kadar padişaha bağlılık bildirisi hazırlanmış olsa da artık Millet, egemenliği kendi eline almıştı ve kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas Cumhuriyet yönetimin kurulacağını ortaya koymaktadır; bu nedenle Atatürk de Sivas Kongresi için “Cumhuriyet’in temelini burada attık” demiştir.
5. Manda ve himaye kabul edilemez.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan'ın (Millet Meclisi) derhal toplanması mecburidir.
7. Ulusal cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir. Mustafa Kemal de başkanlığına getirilmiştir. Kongre sonunda “ya başaramazsanız?” diye soran Amerikalı gazeteciye Mustafa Kemal Paşa şu tarihi yanıtı verecektir. “Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarını aşan girişimler ve fedakârlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur. ‘Başarılı olmazsa’ demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir.”
İstanbul Hükümeti, bu kongreyi “meşru olmayan bir isyan” olarak değerlendirmişti. Damat Ferit “Anadolu hareketleri, Birinci Dünya Savaşı'nda terfi etmiş bir kaç subayın işidir. Bu hareketler, alevi sönmüş bir saman ateşinden başka bir şey değildir” diyordu. Mustafa Kemal’in buna yanıtı Damat Ferit Hükümeti görevden çekilene kadar İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını kesmek olmuştu. Sonrasında ise Damat Ferit Hükümeti düşecektir .( 30 Eylül 1919). Ortaya çıkan otorite boşluğunu, Anadolu'da valilik, kaymakamlık gibi sivil ve askeri yönetimleri Heyet-i Temsiliye'ye (Temsil Heyeti,Temsil Kurulu, Temsilciler Heyeti), bağlayarak değerlendirilecek ve Milli Mücadele bu dönemde daha da güçlenerek genişleyecektir.