SON DAKİKA
reklam
reklam

Filimekimi’nde 2016

Köşe Yazarı: Sinan ERDOĞDU   Eklenme Tarihi: 27 Ekim 2016, Perşembe - 10:00   Okunma Sayısı:

Ekim ayı ise İstanbullu Sinemaseverler için “Filmekimi” demek. Bu sene İstanbul’da 7 ile 16 Ekim tarihlerinde yapıldıktan sonra Türkiye’nin birçok kentine uğrayan Filmekimi’inde bu seneki programda Pedro Almodovar'dan Stephen Frears'e; Kim Ki-Duk'tan Jim Jarmusch'a, Paul Verhoeven’dan Emir Kustrica’ya değin ustalaşmış isimlere; Xavier Dolan’dan Maren Ade gibi yeni kuşak ustalara yer verildi.

Fakat sinema festivallerinin havası suyu kısaca atmosferi bir başka oluyor. İşte o atmosferi de kendimce yakalamaya gayret ediyorum. Bu seneki Filmekimi’nde böyle bir atmosfer yakaladık. Tabi bazı tespitlerim olacak. Öncelikle izleyicilerin ilgi ve katılımları her gecen sene daha artıyor.Bunda tabi;usta isimlerin de bu sene çektiği işlerin çoğunlukla festival programıma denk gelmesinin etkisi yadsınamaz.

Seyirciler filmlere giderken daha fazla çekilen işe odaklamaya başladı. Artık seyirci de neyin iyi filim neyin kötü filim olduğunu değerlendirebiliyor. Tabi bu durum sadece festivallere özgü değil genel olarak da bir değerlendirme yapılabiliyor.

Öte yandan Filmekimi’inin pek çok kenti dolaşması güzel ve anlamlı. Fakat Erzurum gibi, geçmiş yıllarda yer almasına rağmen bu sene yer almayan Diyarbakır gibi yerlerden de sinemaseverlerin talepleri oluyor.Bana da iletilen bu talepler karşında İKSV yetkililerinin de bu talepleri değerlendirip; Filmekimi’inin önümüzdeki yılarda bu illere de gitmesini öneriyorum.

Gelelim izleğim bazı filmlere; politik sinemanın usta sinemacılardan olan Ken Loach’a Özgürlük Rüzgarı’ndan (2006) sonra ikinci kez Altın Palmiye kazandıran I Daniel Blake keskin bir bürokrasi ve son 30 senede sosyal devlet anlayışından şirketleşmiş devlet mantığına geçiş yapmış devletlerin eleştirisini içeriyor. I Daniel Blake uzun süre tartışılacak çarpıcı bir politik sinema örneği.Çünkü; basit insani değerlerin dahi barınamadığı toplumların tıpkı Daniel Blake gibi kriz geçireceği muhakkak.Öte yandan da bu toplumlarda Daniel Blake’lerin tutunma mücadeleleri bir hayli zorlu.

Xavier Dolan’ın Cannes’te bu sene Büyük Ödül kazanan filmi “Juste La Fin Du Monde”si aslında bir yüzleşme filmi olarak bakılmalı.Dahası Dolan her işinde çıtayı biraz daha yukarıya çekiyor. Bu filmde ise ağır başlı,depresif ve hayatı sorgulayan, eksik kurulan aile yapısının sorgulandığı ve Dolan’ın genel ve eğlenceli tarzından farklı bir yerde durduğu ortada. Bunun yanında Xavier Dolan’ın bu tarz filmleri çekmesi önemlidir.

Bağımsız sinemanın ustalarından Jim Jarmusch bu sefer yine kendi tarzında ancak şiire ve edebiyatçıya saygı duruşu sergilediği Paterson’la karşımıza çıktı. Yalnız amatör şairmiz Paterson’un bazı şiirleri “Yurdumun Şairleri” köşesindeki bazı amatör yürekli şairlerimizin şiirlerine benziyordu.

Müzik bu seneki programda iki farklı filmde yer aldı. İlki; Ron Howard’ın yönettiği belgesel sinema türündeki The Beatles -Eight Days A Week’ti. Howard grubun zirve dönemi olarak kabul edilen 1962-66 arası dönemi ele aldı. Bizce 1962-1966 grubun ilk zirve dönemi, dağılana kadar ki ve bir müzikal anlayış içinde oldukları 1966-1971 arası da ikinci zirve dönemidir. Yani The Beatles hep zirvede kalmıştır. Howard bu türün altından da kalkarak izlenebilir bir iş ortaya koydu. Filmin grupla ilgili bilgi almak istenler için önemli bir başvuru kaynağı olduğunu belirtmek gerekir.

Dünya tarihinin en kötü opera sanatçısı olarak kabul edilen; ancak azimli ve kendine güvenen müzikle de hayat bulmuş Florence Foster Jenkins’in hikayesinin anlatıldığı “Florence” başta başarılı performansıyla Meryl Streep’e En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere ve Florence Foster Jenkins’in piyanistliğini üslenmiş Cosmé McMoon’u oynayan Simon Helberg’in En İyi Yardımcı Oscar’ını almasıyla en az iki Oscar’la bu yılki (2017) törene damga vuracak filmlerden olacaktır.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam