Türkiye, en sıkıntılı günlerde PKK terörüyle uğraşırken bir yandan da Ermenistan’ın dünya kamuoyunda yaratmaya çalıştığı Türkiye karşıtlığına maruz kalıyordu. Zamanın İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, Osmanlı Yönetimi’nin Ermenilere “soykırım” yaptığı yönünde demeçler vermişti.
Tarihte İran-Osmanlı Devleti ilişkileri
İran ile Osmanlı Devleti arasında 1639 yılında Kasr-ı Şirin antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla her iki ülkenin sınırları düzenlenmiş, günümüze kadar bir değişiklik veya problem yaşanmamıştır. İran ile ilişkilerimizi barış içinde yürüttüğümüz söylenir. Oysa 20’nci yüzyılın son çeyreği ve günümüzdeki olaylar incelendiğinde bazı ayrıntılar ve kaygılar göze çarpar.
Doğu Anadolu’nun etnik ve dini yapısı Türk, Kürt, Ermeni, Çerkez, Arap ve Nasturilerden oluşan bir zenginlik içerir. II. Abdülhamit döneminde İngiliz, Amerikan ve Fransız misyoner okulları Hristiyan azınlıklarını tahrik ediyor ve mahalli idarelere müdahale ederek merkezi otoritenin güçlenmesini engelliyorlardı.*
II. Abdülhamit, Ermenilerin yanında yer alan Rusya’ya ve Ermenileri kışkırtan Batı’ya karşı halkı güçlendirmek ve silahlandırmak amacıyla 1890 yılından itibaren Hamidiye Alaylarını kurmuştur. Şiî olması nedeniyle İran, II. Abdülhamit’in Sünnîliğe dayanan “Panislamizm” politikasından çekinmiş ve aşiretlerin kendisine karşı kullanabileceğinden şüphe duymaya başlamıştır. Bu korkusu nedeniyle de 1896 Van isyanından kaçan Ermenileri topraklarına kabul etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti dönemi
İran, Cumhuriyet’e geçtiğimiz dönemde Ağrı ve Hakkâri’de yönetime başkaldıran Kürtlere kendi topraklarında üs ve barınma imkânları sağlamıştır. Şah Pehlevi zamanında ise İran, petrol gelirleriyle silahlı kuvvetlerini çok güçlendirerek Ortadoğu’nun jandarması olma rolüne soyunmuş, Türkiye için tehdit olmaya başlamıştır. 1979 yılında mollaların iktidara gelmesiyle Türkiye’ye İslam devrimini ihraç etme girişimlerinde bulunmuştur.
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine İran, hem petrol zenginliğine hem de Asya’ya açılan kapıya sahip olduğunun bilinciyle çok farklı bir stratejik konum elde etmiştir. Türkiye ile olan ilişkilerini hep bu perspektifle yürütmeye çalışmış olan İran, Türkiye’nin Azerbaycan ile yakınlaşmasından, Haydar Aliyev’in “tek millet-iki devlet” parolasından ve Türk yetkililerin “Adriyatik’ten Çin seddine” şeklindeki demeçlerinden hep rahatsızlık duymuştur.
Azerbaycan’ın etkisi
1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, Hazar petrolünden pay sahibi olmaya kalkışınca İran’ın engelleyici faaliyetlerine maruz kalmıştır. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki olaylarda Ermenistan ağırlıklı tavır takınan İran, Ermenistan’a gizli silah yardımı yapmıştır.
Azerbaycan’ın, Türkiye ve Batı eksenli politika izlemesi ve Bakü-Ceyhan petrol boru hattının yapımı İran’ın hiç hoşuna gitmemiş, hatta Ermenistan ile arasında düşünülen bir doğalgaz boru hattını inşa etmekten de geri kalmamıştır.
Şimdilerde ise nükleer gücünü geliştirmeye çalışan İran, gerek UAEK (Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu)’nin uyarılarına gerekse ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı koymaya çalışmakta, güç olarak Rusya’ya yaslanmakla beraber Batı’nın hoşgörü ve desteğini sağlamanın yanında Türkiye’den de yardım ummaktadır.
Görünmeyeni görünenden çıkarmak
Tarihsel süreç içinde Panislamizm politikasıyla başlayan endişe, Türkiye’nin Türk cumhuriyetleriyle dayanışma ve işbirliği çabalarının İran tarafından tehdit şeklinde algılanmasıyla devam etmektedir. Günümüzde önemini koruyan nükleer güce sahip olma isteği belli ki İran’a, Türkiye’ye karşı içten içe bir sızı hissettirmekte ve onu gizli bir üstünlük sevdasına itmiş gibi görünmektedir. Türkiye, askeri amaçla İran’ın yürüteceği nükleer çalışmalara başından beri karşı çıkmaktadır.
Başı sıkışınca Türkiye’ye yanaşan, çıkarları söz konusu olunca Türkiye’ye sataşan bir İran ile ilişkilerimizin daha dikkatli yürütülmesi gerektiği açık değil mi? Son İdlip olayı da bunu göstermiyor mu? Görünmeyeni görünenlerden çıkarmak çok mu zor?