Her sabah güneşin doğuşuyla bizlere günaydın diyen tabiat! Şimdi ben söylüyorum: Günaydın tabiat, günaydın İstanbul… Bu sabah çok şirin görünüyorsunuz gözüme! Sevgili okurlar, öyle pek erken saatlerde Eminönü’de gezdiğimi zannetmeyin… Bugün günlerden Cuma ve şunun şurasında saat daha 08.40. Yerler tertemiz, koşturan ve birbirine çarpan insanlar yok. Vapurlar henüz sabah mahmurluğunu yaşıyor gibi… Korna sesi, vapurdumanı, tren düdüğü yok. Acaba Paris’te miyim diyesim geldi içimden.
Sonraki saatler
Bir saat sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Kuralların acımasızca hırpalanacağını, insanların birbirine karşı saygısızlaşacağını, havanın kirleneceğini ve sessizliğin bozulacağını aklıma bile getirmek istemiyorum…
Bunlar artık İstanbul’un “vazgeçilmezler”i oldu. Vapurda ve trende oturma adabından tutun da telefonla konuşurken çevresindekileri umursamazcasına küfredenler, aldığı çerezi, böreği vs. yedikten sonra yere atanlar, sözün kısası her türlü kirliliği yaratanlar mantar gibi bitecek…
Bir çevre düşmanı
Şiirlerdeki baharın asudeliğini yaşayamadık. Sonbaharın da hüznünü yaşayamıyoruz. Hani o tatlı yağmurlar, açık gri renkten koyulaşmaya başlayan bulutlar, sonbahar çiçekleri… hepsi sessizliğin ve bu tatlı hüznün sesi...
Önümde giden iki adamdan biri sigara içiyor. Mübarek vapurdumanı gibi salıyor. Çevre kirliliğinin insandan başladığına eminim; çünkü birazdan sigaranın kalan kısmını yere atacaktır. Attı bile, kör olasıca!
Gülhane parkı girişinde
Bu duygularla sahilden yürüyerek Gülhane parkının girişine kadar geldim. Tren yolu ayrı bir mahzun… Trafik yavaş yavaş hareketleniyor. Boğaz’dan geçen iki dev gemi aheste âheste ve sessizce yol alıyor. Şurada bir amca oturmuş tespih satıyor. Soruyorum kendisine;
---Amca yol boş, kimsecikler yok. Kime satarsın bu tespihleri?
---Vardır herhalde bir alıcısı…
---İşlek bir cadde veya sokakta satsan alıcı olur da?
---Bak kızım, bir zamanla bir padişah varmış… (Ben bu arada yandım. O tarihten bugüne nasıl geliriz, bi’ anlatmaya başlarsa? Kendimi nasıl kurtaracağımı düşünürken yedi sekiz tümce geçti bile…) Müsaade istedim kolumdan çekti ve;
---Al bir tane de sen! diye yalvarmaya başladı. Tabii ki almak zorunda kaldım. Demesin mi bana;
---İşte bak sen de aldın. Bulunur bunları satın alacak kişi, dedi… Halbuki ben bir dayatmaya maruz kalmış kişiydim, kendi isteğiyle alan değil… Ama kendim arandım ben. Adam yolunu böyle buluyormuş meğer…
Bir şarkı mırıldanıyorum
Hepimizin çok sevdiğine emin olduğum “Akşam oldu hüzünlendim ben yine” şarkısını kendime göre şöyle çevirip yorumladım:
“Arandım ben hüzünlendim yine”
Bir yandan da yürüyor ve oradan uzaklaşıyordum. Sonbaharın hüznüne hüzün mü katmıştım acaba? Yoksa tabiat derken acımasız kapitalist düzenin oyununa mı düşmüştüm?