Düşünün bir kere, herhangi bir insan yerinden, yurdundan olmuş, bir lokma ekmeğin ardından doğduğu, büyüdüğü yerlerden kopup, çıkıp gelmiş kentlere… Kimi bir şekilde yaşamını sürdürebilmek için iş güç bulmuş, mutlu bir şekilde yaşamını sürdürüyor olmuş, kimi de şehrin zar zor koşullarında acı, elem ve kedere boğulmuş zoraki bir yaşamı sürdürebilmenin derdine düşmüştür. Ancak, bu zor koşullarda yaşayan insan grubu kentte yaşayan gurbetçilerin de önemli bir bölümünü oluşturmaktadırlar. Zaten bu hikâyeye asıl konu olan da bu zor koşullarda yaşamını sürdüren insan kitlesi olacaktır. Anadolu için en büyük gurbet merkezi İstanbul’dur. Geçimini sağlamak, ailesine farklı ekonomik katkılarda bulunmak üzere köyünden kalkıp gelir insanlarımız İstanbul’a. İstanbul’da da hangi semtte daha önce bir köylüsü ya da tanıdığı varsa onun yakınına yerleşirler. Aylarca çalışıp durur ve köyündeki aile fertlerine yardımda bulunurlar. Sonra da işten ayrılır köyünün yolunu tutarlar. Bunlar geçici gurbetçiler. Bir kısmı da köyünden gelir, daha güvenli bir işe girer ve işini garantiledikten sonra da zaman içerisinde tüm ailesini kente taşırlar. Bunlara da sabit gurbetçiler diyebiliriz. İşte bu sabit gurbetçiler sayesinde de kentlerin nüfusu milyonları aşar. Mesela İstanbul’un nüfusu bu hareketle on beş milyonu aşmıştır. Zaten neredeyse kentlerde yerli nüfus diye bir kitle kalmamıştır. Kent nüfusunun yüzde doksanına yakını Anadolu insanıdır. Yerel yönetimlere bakacak olursak hemen hemen hepsi gurbetçi diye tanımladığımız ama asıl kent yerlisi görünümünde olan Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelip kente yerleşmiş insanlardan oluşmaktadır. Her yörenin insanı kendi varlığını kanıtlama uğruma çok derin mücadeleler vermektedir. Verilen mücadelelerin ana insan kaynağı da STK dediğimiz özellikle yöre dernekçiliği üzerinden ileriye çıkarılan insanlardır. İşte tam da burada gurbetçilik başlar. Bu gurbetçilik öyle böyle değildir. Etkili ve nitelikli bir yapıdır. Bu yapının özelliği, kentlerde kümeleşen insan gruplarının dernekler çatısı altında toplanmış olmasıdır. Derneklerin oluşumu da yine liderler sayesinde gerçekleşir. Her grubun mutlak bir lideri olur. Biraz akıllı, biraz eğitimli, biraz da mücadeleyi seven insanlar çevresindeki insanların bir araya gelmelerini ve örgütsel bir yapı oluşumunu ortaya çıkarırlar. Sonrasında zaten şehrin yalnızlığında kaybolmaya yüz tutmuş bireyler kendilerini önemli hissetmeye başlar ve örgütlü yapılar içerisinde yerlerini alırlar. Hatta bu örgütsel yapılar zamanla öyle bir hal alır ki, kendi aralarında bile kıyasıya bir rekabet ve mücadeleye bile girişirler. Şimdiler de bu örgütlü yapılar öyle bir güç kazanmış ve öyle bir strateji geliştirmişlerdir ki, yerel ve kurumsal yapılar üzerinde etkilerini göstermeye başlamış ve yönetimlere talip olma cüret ve cesaretini bile göstermektedirler. Kendi yaşamımdan örneklemem gerekirse, 1988 yılından beri İstanbul gibi bir büyük kentte gurbetçiyim.
(Devamı yarın)