Benim gibi yüzbinlerce hemşerim de bu büyük kentte gurbetçidir. Ben ailemle birlikte İstanbul’a yerleşmeye karar verdiğimde, malum çalışıyor olmamdan kaynaklı tayin yaptırabilmek için bile bir sürü rica minnet etmek zorunda kaldım. Ben ve benim gibilerin derdi büyük kente yerleşerek yetiştirmeye çalıştığımız çocuklarımıza güvenli ve düzenli bir gelecek sağlamak arzusuydu. Çünkü doğduğumuz ve yaşadığımız yer ne ileri düzeyde bir eğitim almaya ne de eğitim alsan bile iş olanağı yaratmaya uygun koşulları olmayan bir Anadolu kentiydi. İnsanlar kendi yaşadıkları zorlukları çocukları yaşamasın diye, kalkıp düşerler gurbet yollarına. Ne yazık ki aynı kaderi bizlerde bu şekilde paylaşmak zorunda kaldık. Ailemle İstanbul’a yerleşmek için en yakınımız olan ve daha önce kentte yerleşik olan akrabalarımızın ya da tanıdıklarımızın yakınına yerleştik. Zaten bu bir gurbet zinciri ve bizlerde bu gurbet zincirinin halkalarını oluşturmaktayız. Sonra zincir uzayıp gitti ve çok büyük bir nüfusa sahip olduk gurbette. O halde artık örgütlenme zamanı da gelmişti.
Hemen örgütlenme modelleri incelendi ve dernekçilik konusunda karar kılındı. Derken derneğimiz hazır bir yapı olarak karşımızda duruyordu. Ardından toparlanma ve üye edinme çalışmaları hızla başlamış ve gurbetçi insanların da bir örgütü olmuştu. Bu örgütler sayesinde kentin yalnızlığında kaybolmaya yüz tutmuş bireyler artık toparlanmaya başlamış, önce kendi köyü, ilçesi, ili derken çevrelerini de genişletmeye başlamışlardır. Bu da zamanla yetersiz kalmış ve diğer yörelere ait derneklerle ilişkilerini geliştirmeye başlamışlardır. Hem kendi kültürlerini yaşamaya ve yaşatmaya çalışırlarken bir yandan da diğer yörelerin kültürlerini tanıyorlar. Bu gurbetçilik olayı öyle farklı bir duygu ki, uzun zaman kendi doğduğun topraklara gitmeye kalkarsın, hatta gidersin ama o da ne? Bir de bakmışsın ki, kendi memleketinde bile artık gurbetçisin. Kendi köyünün insanları bile artık sana farklı bakmaya ve farklı davranmaya çalışırlar. Hatta daha ileri gideyim; oradaki insanlar senin gurbetçiliğinden bile rahatsız olurlar.
Zaman zaman duyumlarımıza göre; ‘’nereden çıktı bunlar, ne işleri var burada’’ gibi serzenişlerde bulunulduğuna bile tanık olunmaya başlandı. Oysa bilmezler ki, o insanlar gurbette iken doğdukları yerlere ne kadar özlem duyuyorlar. Ne kadar acı çekiyorlar. Hatta o insanların aslında oraya da çok büyük katkıları olmaktadır. Hem ekonomik hem de sosyal katkıları yadsınamaz. Ancak ön yargılı sabit halk kitlesi bunu anlamaz bile. Hatta Anlamamak değil de anlamak istemezler. Çünkü aslında gurbetçi yakınlarının varlığından rahatsızdırlar. Bir an önce bu gurbetçi kitleden kurtulma arzusundadırlar. Oysaki yaz ve kış festivallerini şenlendiren, ticaret hacmini genişleten, kente ve köyüne en çok yerli dövizi bırakan yine o kurtulmak istedikleri gurbetçilerdir. Aslında yerleşik insan kitlesinin bu bakış açısını da yadsımamak gerek. Çünkü Anadolu’da yaşayan insanların kendilerince kurdukları bir yaşam tarzı var. Bu yaşam tarzı kentte yaşayan insanların yaşam tarzıyla pekte uyuşmaz. Uyku düzenleri farklıdır. İş düzenleri ve alanları farklıdır. Zaman ayarlamaları tamamen farklıdır. Bu anlamda düşünecek olursak, gerçekten zor bir hayatın yaşandığını görebilirsiniz. Zor Anadolu yaşamıyla kolay kent yaşamını bağdaştırmak kolay olmasa gerek. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; gurbetçi dediğimiz kitle hem doğduğu yerde gurbetçi, hem de doyduğu yerde gurbetçi. Zor yanları olsa da Gurbetçilik güzel bir duygu gibi duruyor karşımızda.”