Eserlerini ve icraatını bütün dünyanın takdir ettiği büyük önderimiz, 10 Kasım 1938 günü her fani gibi sonsuzluk âlemine göç etmiştir. Az sayıda kitap okumak ya da 10 Kasım ve bayram günlerinde nutuk atıp yazı yazmakla Atatürk’ün fikirlerinin enginliğini anlatmak ve anlamak mümkün değildir. Ben de 10 Kasım’dan sonra bu yazıyı yazarak devamlılık sağlamak ve arzumu sürdürmek istedim.
Günümüzde bazı basın ve yayın organlarında Atatürk ile ilgili anlatım ve programlara daha az yer verilmekte, kendisine meczup sıfatını yakıştıran bazı şarlatanlar onun büst ve heykellerine saldırılar düzenlemeye tevessül etmektedir. Hatta bir adım daha öteye götüreyim; dinimizin önem verdiği gecelerde halâs-ı kalp ile okunan Kur’an ziyafetlerinde ve dualarda Atatürk’e rahmet göndermek istemeyen din adamları dahi görülebilmektedir.
Vatan toprağı olarak gördüğü Libya çöllerindeki Derne-Tobruk muharebelerinde gözünde çektiği sancıyla, Çanakkale’de göğsüne isabet eden şarapnelle, Milli Mücadele’yi başlatıp idama mahkûm edilmesiyle, Sakarya’da attan düşüp kaburgasının kırılmasıyla, suikastlere maruz kalmasıyla kime ne kötülük yapmıştı? Kime ne borcu vardı da bu kadar eza cefaya katlandı?
Neyi anlatamadık?
Suçluları aramak gerekirse bunun için zahmete girmemize gerek yok çünkü hepimiz suçluyuz. Türk Devrimi’ni ve Atatürk’ü anlatamadık, tek yönlü anlattık veya abartılara yöneldik... Nasıl mı?
Atatürk’ün bizzat kendisinin kaleme aldığı “Nutuk”, 1963-1964 yılına kadar TDK (Türk Dil Kurumu) tarafından günümüz diline çevrilmemiş ve ortaya dil engeli çıkmıştır. Benim kuşağımın ilkokul yıllarında olduğu bu dönemde kitap, broşür ve dergi fiyatları çok pahalı ve kıttır.
Nutuk sonraki yıllarda anlaşılır hale sokulmasına rağmen bu kez de genç kuşaklar için önemi olmayan birçok ayrıntı ve uzun tartışmalara hatta gereksiz yazışmalara yer verilmiştir. Bu sıkıcı şekil de okumayı isteksizleştirmiştir. Koca koca kitaplar, geniş boyutlu olaylar
günümüzde dizi film halinde kısa sürelerde anlatılabilmesine ve zamandan tasarruf edilebilmesine rağmen bu kez de Atatürk’ün bir yönü alınıp işlenmiş ve anlatılamamıştır.
Bazı yazarlar, belgelerden ziyade kendi görüşlerini öne çıkararak ‘esas’tan uzaklaşmışlardır. Milli Mücadele abartılı yüceltme ve övgülerle anılmak, Türk Devrimi ise felsefi bir tabana oturtulmak yerine şiirleştirilmek istenmiştir. Milli eğitim, siyasetin etkisinde kalarak zaman zaman manyetik sapmaya (!) maruz kalmıştır.
Türk Devrimi son dönemde, 1789 Fransız İhtilâli ve 1917 Ekim Devrimi karşısında mukayeseli olarak izah edilememiş, yabancı kaynakların gözüyle incelenmemiştir. Buna karşılık Milli Mücadele basite indirgenmeye, Türk Devrimi hurafeler ve silik anlatımlarla küçük gösterilmeye, ‘Atatürkçülük’ ise slogan savaşçılığı şeklinde sunulmaya çalışılmaktadır.
Milli Mücadele’nin hâlâ çizilememiş olan ekonomik ve toplumsal çerçevesi, ince denge hesapları, devletin diğer devletlerle yaşadığı karar ve kararsızlıklarla kuşku, bunalım ve dostluk hesapları ortaya konmamıştır.
Onu nasıl anlamak?
Atatürk, kişisel olarak ele alındığında bizler gibi bir insandır. Bizim gibi gülmüş, ağlamış, sevinmiş, hastalanıp acılar çekmiştir. Bir fani olduğunu da kendisi söylemiştir. Ancak dünya siyasetini takip etmekteki geniş ufku, kitap okuma kapasitesinin yüksekliği, ilgi ve hayallerinin enginliği ile bizlerden ayrılmaktadır. Altlarını çizerek, eklentiler yaparak, sorular açarak okuduğu kitaplar Anıtkabir Müzesi’nde sergilenmektedir.
Dünya harp tarihi incelenirse, bir tümen komutanının bir milletin talihini değiştiren olguya imza attığını görmek mümkün değildir. Çanakkale cephesinde düşmanın hatlarımızı yarma ihtimalini önceden sezmiş, tümenini emir beklemeksizin öne yanaştırarak karşı taarruzla düşmanı geri atması onun stratejik bakışa sahip bir lider olduğunu ortaya koymuyor mu?
Bazı kesimler onun bir Osmanlı paşası olduğunu ve abartmamak gerektiğini söylemeye çalışır. İyi güzel de Osmanlı paşaları içinden kaç tanesi bu vatanın namusunun elden gittiğini görüp böylesi ileri görüşlülükle zamanında müdahalede bulunmuştur?
Cumhuriyet onun en büyük eseridir. Cumhurbaşkanlığı döneminde köylüyle köylü, işçiyle işçi olmuş; sanata ve sanatçılara ayrı bir değer vermiştir. Osmanlıcaya ve Türkçeye vukûfiyeti son derece yüksektir. Devlet protokolünü ve devletlerarası ilişkileri gayet iyi bilen ve takip eden bir devlet adamıdır. Zihninde geliştirdiği devrimleri birer birer hayata geçirmiştir. İnsan olması onun da hata yapmasını gerektirir. Elbette tenkit edilecektir ama küçük düşürerek, itibarsızlaştırarak, bugünün değer yargılarıyla ele alarak değil…
Bu ‘vefa adamı’na günümüzde vefasızlık edenler çıkabilmektedir. Ben onun yolunda gitmeye uğrunda ölmeye yemin etmiş bir Harbiyeli olarak sonsuz rahmetler diliyorum. 16 yaşımdan beri Atatürk’ün adı dualarımda hep yerini almıştır. Onun silah ve dava arkadaşlarının, aziz şehitlerimizin ruhları yücelere erişsin, mekânları cennet olsun!