İsrail, 1948 yılında kuruldu. Küçücük bir toprak üzerinde ve az sayıda nüfusla… Kurulduğundan bu yana nüfusu dokuz milyona yaklaştı. Uzmanlar 2060 yılında 21 milyona ulaşacağını söylüyor.
Artan bu nüfus niceliğinin yanında çok kaliteli, eğitimli ve zengin bir niteliğe sahiptir. İsrail’in bugünkü davası Filistin veya Suriye değildir. Artan nüfusunu yaklaşık 22 bin km2 alan içinde barındırabilme endişesidir.
Yeşil Hareket Partisi’nin görüşü
Partinin kurucusu Alon Tal, “İsrail mevcut nüfus yoğunluğu artışıyla ekolojik, sosyal ve hayat kalitesi faciasına doğru yol alıyor” demiştir. Dünya üzerinde küçücük bir yurt edinmek için dün Osmanlı’dan medet uman İsrail yok artık karşımızda…
Dün evrensel nizamın çerçevesine girmeye çalışan İsrail, bugün dünyaya nizam verme ve nüfusunu barındırabilmek için yeni topraklar edinme insiyatifini ele geçirmeye çalışmaktadır…
Hedeflerini gerçekleştirmek isteyen İsrail
Kaliteli ve giderek süratle artan nüfusunu besleyecek kaynak ve topraklara göz dikmiştir. Bu hedefini mutlaka gerçekleştirmek maksadıyla;
- Hedefinin önüne geçebileceğine veya hedeflerine zarar verebileceğine inandığı
ülkelerin aleyhinde faaliyette bulunmak,
- Kendi nükleer gücünü arttırmak,
- Dünyanın güçlü lobileriyle işbirliği yapmak,
- Topraklarını genişletmek istemekte ve çabalarını sürdürmektedir.
Altı Gün Savaşları
Geçmişe döner bakarsak bu sayılanlara güzel örnekler bulabiliriz. 1967 yılında Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye ile yaptığı “Altı Gün Savaşı” sırasında İsrail, Suriye’nin Golan Tepelerini işgal etmişti.
Suriye, topraklarını geri almak için 1973’de Golan’da İsrail ile savaşmış ve çok kanlı geçen çatışmalar sonrasında İsrail, Suriye’den daha da fazla toprak almayı başarmıştı. 1974’de Birlemiş Milletler’in de araya girmesiyle yapılan anlaşma sonrasında taraflar Pembe Hat olan bilinen çizgiye geri döndü. İsrail 1981’de resmen ilhak ettiğini duyurduğu Golan topraklarında bugüne kadar 30’dan fazla yeni yerleşimi kurmuş durumdadır.
İsrail’in gördüğü tehditler
İsrail, 1960’lı yıllarda Mısır’ı, Humeyni rejimiyle birlikte İran’ı her zaman “Bölgesel Güç” olarak görmüştür. Mısır lideri Abdülnasır, İsrail karşıtı demeç ve politikalarıyla Arap dünyasının da lideri olmayı başarmışken kalp krizi sonunda ölünce İsrail rahat bir nefes almış ve daha insiyatifli hareket etmeye başlamıştır.
Mısır’ın yeni lideri Enver Sedat, Kudüs’ü ziyaret ederek 1977’den itibaren İsrail ile ülkesinin ilişkilerini hızla geliştirmişti. 1978’de iki ülke Camp David Sözleşmesi’ni imzalamış ve İsrail, “Altı Gün Savaşı”ndan beri işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan çekilmişti.
1979’da İran’da bir İslam cumhuriyeti ortaya çıkınca nükleer güce erişme çabaları İran’ı tedirgin etmişti.
İsrail’in karşı atakları
2010 yılında başlayan Arap Baharı’nı fırsat bilen İsrail, olanca gücüyle Arap ülkeleri içinde fitne ve fesat oluşturmaya, yıkıcı faaliyet ve propaganda yapmaya özen göstermiştir. 18 Mart 2011’de binlerce Suriyeli sokağa dökülmesinde, Esad karşıtlarının isyan bayrağı açarak silahlı mücadeleye girmesinde İsrail’in payı büyüktür.
Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ın bir despot oluşu, keskin yasalarla olayları önlemeye çalışması ve adalet duygularından uzaklaşması ülkeyi kan gölüne döndürmüştür... Artık Suriye zayıflamıştır İsrail için…
İran ve Türkiye
Nisan 2015’de Obama’nın öncülüğünde altı süper güç ile Avrupa Birliği’nin imzaladığı anlaşma İsrail’i rahatlatmıştı. Amerikan Musevi Kongresi (AJC) Başbakan Erdoğan’a 2004’de “Cesaret Ödülü” vermiş olsa 2009 yılında Erdoğan, Davos Zirvesi’nde Gazze zulmünü yüksek sesle dile getirmişti. Aynı yıl Türkiye ve Suriye kara kuvvetleri arasında ortak askeri tatbikat yapılmıştı.
Kırılma noktası diyebileceğimiz bu tatbikat, Türkiye ile İsrail arasında krize dönüşmüştü. 15 Temmuz darbe girişiminden önce, İsrail Genelkurmay İkinci Başkanı General Yair Golan’ın “Erdoğan iktidarda olduğu sürece İsrail sorun yaşar” demesi oldukça ilginçtir.