Ortalama insan ömrünü 75 sene farz edersek yaşamımın ilk çeyreğinde Türkiye’nin en yeşil bölgesini görme fırsatım olmadığını üzülerek belirtiyorum. Geç kalınmış ifadesini sadece bu durumun altını çizmek için kullanmadım. Geçtiğimiz yaz sonu ilk defa görme fırsatı bulduğum Orta ve Doğu Karadeniz seyahatimle ilgili paylaşımı Aralık ayına sarkıtmam da geç kalınmış ifadesini kullanma zorunluluğu hissettirdi.
3 ay Sinop’ta yaşamak İstanbul’un karmaşasına alışkın biri için önce huzur dolu ve dinlendirici gelebilir. Yavaş şehir denebilecek kadar sakin bir yer olan Sinop yaz aylarının en hareketli döneminde bile oldukça dingin. En güzel tarafı bir süreliğine İstanbul’dan her anlamda farklı bir yerde nefes almak oldu. Ancak bir süre sonra sürekli aynı aktiviteleri yapıyor gibi hissetmek de kaçınılmaz son. Eylül ayında üniversiteden bir arkadaşımın Trabzon’da yapılmış olan düğünü imdadıma yetişti. Böylelikle eşimle beraber Sinop’tan yola çıkmış olduk.
Sinop’tan sonra doğu istikametinde karşımıza ilk çıkan şehir olan Samsun daha önce gezip gördüğümüz bir yer olduğu için burada fazla vakit harcamadan yolumuza devam ettik. İlçelere bakarak yolumuza devam edip Ordu’da teleferik molası verdik. Oldukça gelişmiş ve modern görünen Ordu şehrinin en popüler yeri Boztepe. Sahil kesiminden binilen teleferik Boztepe’ye salına salına çıkarken manzaranızı kapatabilecek en önemli unsur sis. Sisler arasından Boztepe’ye çıkarken bir anda bastıran sis tepeye vardığımızda bir anda kayboldu ve pırıl pırıl şehir ortaya çıkıverdi. Tepedeki kafe ve restoranların yazılarından anladığımız kadarıyla ordu tostu diye meşhur bir yiyecekleri varmış. Henüz acıkmamış olduğumuz için deneyemedik ama dönüşe geçtiğimizde hususi olarak ordu tostu için duracaktık. Ne büyük hataydı. Detayına değineceğim. Şehrin müzelerini ilçelerini tarihi yerlerini görecek kadar vaktimiz olmadığı için tekrar yola düştük.
Ordu’dan sonra Giresun’a giriş yaparken artık hava kararmıştı. ve bir an evel Trabzon’un Arsin ilçesindeki otelimize varıp dinlenmek istiyorduk. Giresunlular bana kızmasın ama kime sorsak Giresun’da görecek bir şey yok devam edin dediler. Karadeniz’i gezmenin en güzel tarafı hemen hemen tüm yol boyunca sahil yolundan tek tek şehirleri görmek mümkün. Çünkü şehirler denize karşı yükselen tepelerin eteklerinde kurulmuş ve yol hemen bitişiğinden geçip gidiyor. Giresun’da durup keşfe çıkmasak da oldukça modern bir şehir merkezi ve güzel bir sahili olduğunu görmüş olduk.
Gelelim Trabzona’a. Akçaabat’tan geçerken canımız meşhur köftesini istese de balık yemeye odaklandığımız için durmadık. Şehrin en ışıklı bölgesi olan merkeze bir göz atıp Yomra’ya devam ettik. Balık için Yomra’da durduk. Daha sonra Arsin’deki otelimize gidip yerleştik. Biraz dinlenip tekrar çıktığımızda gece 11’den sonra gidebileceğimiz pek yer olmadığı söylendiler. 22.00’den sonra birçok yerin konseptinin evli bir çift için uygun olmadığı söylendi. İstanbul’da da şubeleri olan tek normal ve açık olan bir kafe bulup gezi planlarımızı konuştuk.
Tabi ki ilk işimiz Uzungöl’ü görmek olacaktı. Ertesi sabah yeşilin her tonu eşliğinde gittiğimiz Uzungöl bizi pek etkileyemedi. Açıkçası çok fazla cazibe merkezi olması güzelliğinden götürmüş. Resimlerdeki o bakir yer tabela, levha ve işaretlerle dolmuş. Otel isimlerinin yazılı olduğu tabelalar, açılan butiklerin indirim yazıları ve işletmelerin müşteri çekme karmaşasını biraz dikkat dağıtıcı buldum. Göle karşı güzel bir kahvaltı etmek veya kahve içmek keyifli olmakla birlikte bu kadar çeşitliliğe gerek yokmuş diye düşündüm. Göl etrafından tam tur yürüyüş yapıp topraktan yapılmış fincanlarda kahvemizi içtikten sonra yola devam ettik.
Ayder için yola çıktığımızda başımıza geleceklerden habersizdik. Karadeniz’de seyahat etmenin en güzel tarafı olan sahil yoluna çıktık. Rize’nin Ardeşen ilçesi üzerinden iç kesimlere Çamlıhemşin mevkiine doğru yol alırken bir anda lastik basıncı uyarısıyla keyifler kaçtı. Üstelik en az 20 kilometre kadar içerdeydik. Yolda geçenlere sorup 1 km ilerde bir benzinlik olduğunu öğrendik. Bir anda rahatladıktan sonra benzinliğin hava pompasının çalışmadığını fark edince tekrardan panikledik. Sonra anladık ki bize o da çare değil zira lastik tamamen patlamıştı. 1-2 km daha ilerde bir lastikçi olduğunu söylediler. Bahsettikleri lastikçinin köyün aynı zamanda demirci aynı zamanda da bir şeyi daha olduğunu söylediler ama o şey neydi hatırlayamıyorum. Tüm bunlar hiç bir şey ifade etmiyordu. Çünkü hem lastikçi hem demirci hem de bir başka şey daha olan bu muhterem dükkanı kapatıp gitmişti. Kullandığımızın aracın bir özelliği olan tamamen patlasa bile jantı yamultmayan lastik sayesinde 30 km ye yakın yol alıp Ardeşen ilçesinin sahil kısmına geri dönmek zorunda kaldık. Saat 16.00, keyifler bozuk, ne yapsak diye düşünürken aklımıza Batum’a gitmek geldi. Batum planlarımızın içindeydi ancak en sona bırakmayı düşünüyorduk. İşler istediğimiz gibi gitmeyince acil durum moral yükleme planı olarak hayata geçirdik. Artvin’i hiç gezmeden direk Sarp sınır kapısına geldik.
Bir Cuma günü karadan ülke değiştirmeye sakın ha kalkışmayın. Hele ki aracınızla geçme konusunda ısrarcı olmayın. Tabi biz henüz raconu bilmiyoruz. Dışarıdan görünen 15 araçlık bir türlü ilerlemeyen kuyruğun daha fenası 2 sınır kapısı arasındaymış. 1 saatten fazla dış sırada bekletildikten sonra Türk sınırından çıkacakken arabadan inmemi istediler. Çünkü aracı kullanma yetkisi olan kişi hariç diğer tüm yolcular yaya kısmından geçmek zorundaymış. Aracın resmi sahibi veya araç sahibince verilmiş resmi yazılı izin kimin üzerineyse şöför odur. Eşimle mecburen o noktada ayrılmak zorunda kaldım. Bu esnada önümüzdeki sayısını sayamadığım araç kuyruğunu görmüştüm. Onun uzunca bir süre çıkamayacağını anladım. Ben yaya kısmından ilerlerken Türk polisi tarafından hızlıca geçirildim. Gürcü polisine doğru ilerlediğimde korkunç insan kuyruğunu gördüm ve bir bakıma rahatladım. Burada zaman geçer ve aşağı yukarı aynı anda çıkarız. İşler hiç umduğum gibi gitmedi ve o kocaman sıra bir anda bitti. Gürcü Polis bana ‘’Nereye cideysun?’’dedi. acaba temel fıkrasında mıyım diye düşünürken birkaç saniye geçmiş olacak ki sorusunu tekrarladı. Şok olma halimi biraz erteleyip turistik amaçlı Batum’u görmeye geldiğimi söyledim. Oysaki kafamdan bambaşka şeyler geçiryor; ‘’şeyy, ben, Trabzon, düğün, Ayder, Lastik patladı..’’. Batum’a geçmiş oldum. Pasaport polisinin Türkçe’yi bizim uşaklardan tıpkı onlar gibi öğrenmesine kendi kendime gülerken artık susuzluktan öleceğimi hissediyordum. Çıktığımda tekrar giremeyeceğim iç mekan kısmını artık terk etmek zorunda kaldım. Otomatlardan su alamıyorum çünkü Türk Lirası kabul etmiyor. Çıksam dışarda tuvalet yok. Gözümü karartıp. Önce döviz bürosuna gittim sonra su aldım. 100 tl verip 30 Gürcü larisi aldım ve hemen bitişiğindeki markete girdim. Sonra tekrar döviz bürosunun önündeki banka oturdum ve bekleyişim Gürcü bir amcanın yanıma ‘’Gardaşum’’ diye muhabbet etmeye başlamasıyla son buldu. O an anladım ki Batum’da herkes Karadeniz şivesiyle Türkçe konuşuyor. O kadar komik bir manzara ki günümüz bitse de geceyi kurtardık diye düşündüm. 4. saatin sonunda eşimle tekrar arabada bir araya gelebildik.
Sınır kapısından şehir merkezine doğru yol alırken oldukça geri kalmış yerlerden geçtik. Merkeze gelince her şey daha şık ve havalı olmaya başladı. Hava karardıktan sonraki halini gördüğümüz için ışıklandırmalar sayesinde şehir çok zarif görünüyordu. Işıl ışıl oteller, kumarhaneler, şık restoran ve kafeler.. ilk gelişimiz olduğu için her köşesi bu kadar rafine zevklidir diye hayal ettik ama durum öyle değilmiş bunu daha sonra fark ettik. Saatlerdir mücadele ettiğimiz açlığımız yerel yemekler yapan şık bir restoran da son buldu. Khinkali denen Gürcü mantısı ve Haçapuri denen Gürcü pidesini yedikten sonra şehir sokaklarında kaybolarak keşfe başladık. O gece kalamayacağımız belliydi. Çünkü ertesi sabah Trabzon’a gelme amacımız olan düğün vardı. Tamamen hazırlıksız çıkıp gelmiştik. Üstelik sınır kapısındaki o kalabalığı gördükten sonra o riske giremezdik. Ama en ünlü caddelerinden, birinin en yeni kumarhanesinde bu kadar keyifli zaman geçireceğimizi bilmiyorduk. Ne ben ne eşim kumar işlerinden anlamıyorken cahil şansıyla gözden çıkardığımız miktarı bitirmeye çalıştıkça katlandı. Saatler ilerlerken bir anda kutlama şarkıları ve konfetilerle silkindik. Makineye sadece 100 TL atmış Rize’li bir uşağın 12 bin dolar kazanmasının verdiği heyecanı dizginleyip masum merakımızı bağımlılığa çevirmeden kalkıp yola koyulduk. Trabzon’daki otelimize döndüğümüzde saat sabah 5 olmuştu. Gece olması sebebiyle bu sefer sınır kapısından oldukça hızlı bir şekilde geçmiştik.
Düğün günü Ayder’e gitmekte ısrarcı olan eşim için birkaç saat uyuyup, uyanıp yola koyulduk. Bir önceki gün lastiğimizin patladığı yerde bu sefer benzin uyarısı geldi. Ne süpriz ama.. Hava makinesi çalışmayan benzinlikten hemen önce... yine aynı yerde.. benzin vardır heralde değil mi? Yok, o da yok. Bir de ordaki görevli demez mi Ayder’e kadar gider de sakın Palovit şelalesine gitmeye kalkmayın. 100 km yazan gösterge dağa bayıra sardırdığımızdan bir anda 86’ya düştü. Ve 5 dakika geçmeden hiç bir işaret göstermez oldu. Kırmızı bir işaret... Artık ne kadar giderse bahtımıza gibi bir durum söz konusu.. Bilinmeze yolculuk yaparken ben etrafı izlemeye başladım. Yolda kalırsak ben kimin arabasıyla dönsem acaba diye düşünürken eşimin rahatlık seviyesi görülmeye değerdi. Saat 14.00 civarı yolda kalmadan Ayder’e varıp bir kahve içtik. Dönüşü düşünmemeye çalışıyordum. Nasılsa dönüş yol boyunca bayır aşağı diye kendi kendimi teselli ettim. Nitekim öyle de yaptık. Ben Ardeşen sahildeki benzinliğe girene kadar tam rahatlayamadım. Eşim ise Palovit şelalesi ve Zilkale’yi göremediği için çok üzgündü. Neyse ki sağ salim Trabzon Cephanelik’teki düğüne yetiştik. Evlenen arkadaşım benim gelin çiçeğimi yakalayan kişi olduğu için çok anlamlı bir düğündü benim açımdan. Harika bir düğün ardından bir grup genç olarak balıkçı barınağı dedikler bitişik yapıların olduğu bir yere gittik. Burası tüm doğu Karadeniz boyunca görebileceğiniz denize sıfır mini mini evler diye tanımlanabilir. İlk defa gördüğüm ve deneyimlediğim bir şey oldu. Bu gezi bana bilmediğim birçok şeyi öğretti gerçekten. Yola çıkış amacımızı tamamlamış olduk. Ancak Batum’daki eğlence konsepti aklımızı çeliyordu. Bir yanda Artvin’i görmek istiyorum. Borçka, Zigana, sütlaç peşindeyim bir yandan ışıklı Batum geceleri. Batum ağır bastı. Ve bir kez daha sınır kapısı çilesiyle yüzleşmek zorunda kaldık. Bu sefer bir kaç gün kalma ihtimalimiz olduğundan daha bir katlanılabilir gibi geldi. Bu sefer gündüz gözüyle göreceğimiz Batum’a bir de yukarıdan bakmak istedik. Limanın yanından kalkan teleferikle Anuria dağına çıkarken yukarıdan gördüğümüz şehir çok çirkindi. Derme-çatma evler, sıvasız duvarlar, çatısız binalar ve tanımlayamadığım bir köhnelik. Anladım ki Batum’u Batum yapan şey kumarhaneler. Yeşil doğası elbette en az Artvin kadar güzel ancak modern şehircilik anlamında pek bir numarası yok. Teleferik sonrası meşhur botanik bahçelerini görmek için yola çıktık. Şehir merkezinin birkaç km dışında kalan bu yere girmemiz biraz olaylı oldu. Kişi başı 15 Lari olan giriş ücretini vermek üzere elleri cebe attığımızda bir de ne görelim, sadece 29 Lari kalmış. 1 Lari eksik olsa ne olur dediysek de kabul etmediler. Hemen bitişiğindeki ev yemekleri yapan kafede garsonluk yapan bir Gürcü kadından Türk paramızı bozmasını istedik. 100 tl’den aşağı bozmayacağını ve merkezdeki döviz bürolarına göre daha düşük kurla çevireceğini söyledi. Sadece 1 Lari’ye ihtiyacımız varken böyle davranmasının hiç hoş olmadığını söylediğimde bana çıkışma biçimi evlere şenlikti. ‘’İster bozdur, ister bozdurma, Türk parası ne ki, hiç değeri kalmadı.’’ . Bütün diyalog Türkçe ve kelimesi kelimesine bu şekilde gerçekleşti.
Evet ne yazık ki bu bir gerçek. Milli gelir ve refah, ticaret hacmi, jeopolitik önemi ve benzeri konulardan ele alırsak Türkiye’yle kıyaslanmayacak bir ülke olan Gürcistan’ın parası 3 kat daha değerliydi. Oysa ki benim isyanım sadece bir metal para için 100 tl bozdurmaya mecbur bırakmasıydı. Belki o anki mağduriyetten faydalanıp bir çok kişi fırsatçılık yapardı. Ama para birimimizi aşağılaması hiç hoş değildi. Söylemeyecektim, dayanmayacağım. Sınır kapısında tüm Gürcülerin koli koli, araba araba, poşet poşet bizim hipermarketlerimizden alışveriş yaptığını gördüm. En az 6 aylık alışveriştir. Ben böyle bir şey görmedim. Sınırda tek tek çubuk kraker bulgur, makarna deklare ediyorlar. Ben yaya kısmından geçtiğim için epey bir gözlem yapma fırsatım olmadı. Başta idrak edemeyip insanlara sordum. Kendi marketlerindeki ürün çeşitsizliği, düşük kalite ve pahalılık yüzünden bu şekilde bir yöntem geliştirmişler. Bu bilgiyi yine bir başka Gürcü vatandaştan edindim. Milli duygularım kabarmaya müsait olsa da fanatiklerden değilim. Çok güzel insanlarla da karşılaştık ama ayaküstü uluslararası tartışmaya ne gerek vardı.
Botanik bahçesine girişimiz böyle tantanalı oldu. Ama içerde tatsız bir durumla daha karşılaştık. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) orman zararlılarına karşı mücadele projesi kapsamında Gürcü tarafına sağladığı uzman desteğine istinaden koyulan tabeladaki Türk bayrağı logosu sökülmüş vaziyetti. İlla kasıtlı yapılmış olmayabilir. Ama bunun derhal düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Batum seyahatimiz geceli gündüzlü gezerek, mümkün mertebe her şeyi deneyimlemeye çalışarak geçti. Ben çok keyifli anlar yaşadım. Tatsızlık ve talihsizlikler şimdi sohbet konularım oldu. Ordu’da meşhur Ordu tostu hüsranına değineceğimi söylemiştim. Doğu Karadeniz turunu bitirmiş Sinop’a dönüyorken seyahatin başında yiyemediğim Ordu tostunu tatmak için bir mola verdik. Gece 12 suları. Sahildeki Limon isimli kalabalık ve güzel kafeye oturduk. Tost geldi. Tabağın içinde rus salatası, yanında patates kızartması ve kocaman bir tost. Sunum şahane. 2 lokmalık kare parçalara ayrılmış tosttan bir parça yedim. Ne özelliği var anlayamadım. Bu yüzden tostu ortadan ikiye ayırdım ki, bir de ne göreyim? Hiçbir şey. Evet, tam olarak hiç bir şey göremedim. Çünkü tostun içinde herhangi bir şey yok. Pişmiş kıymayı bilirsiniz topak topak parçalanır. Her bir kare içinde bir adet kıyma topağı gibi bir şey vardı. Şef garsonlarına durumu sorunca, daha fazla koyarsak bu saatte sizi rahatsız dediler. Hayatımda duyduğum en saçma açıklama olmasından olacak gülme krizine girdim. Yemediğimiz tostun parasını ödeyerek mekandan ayrıldık. Hemen ilerisindeki kahve almak için girdiğimiz meşhur bir kahve zinciri dükkanında ordu tostu nasıl olur diye sorduk. Anlattığı şeyle karşılaştığımız tostun hiçbir bağlantısı yok. Eminim çok güzel yapan yerlerde vardır. Bu maceraları anlattığımda dinleyen sanki 15 günlük bir seyahat dinliyormuş gibi olduğunu söylüyor. Bir güne fazla macera sığdırdık. Her detayını, her anını paylaşamasam da ana başlıklarım bunlardı. Daha Zigana’da sütlaç yiyemedim. Karadeniz’e bir seferliğe doyulmuyormuş. Belli oldu. İlk fırsatta tekrar farklı noktalarına gitmeyi isterim.