SON DAKİKA
reklam
reklam

Osmanlı’da Gündelik Yaşam (II)

Köşe Yazarı: Sinan ERDOĞDU   Eklenme Tarihi: 26 Şubat 2019, Salı - 10:23   Okunma Sayısı:

Borç defterini temizleyen zenginler vardı; Osmanlı’da ramazan günlerinde zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkanlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekununu yaptırıp, “Silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi. Ki bu durum ‘Yardımın gizlisi makbuldür’ anlayışımıza da uygundur. Günümüzde ise kimi yardımlar; bu anlayışa ters olarak yapılıyor ne yazık ki. Osmanlı’da fincan desenlerindeki derin anlamlar ; Bu yıllarda üretilen kahve fincanlarının üzerindeki desenlerin derin anlamları vardı. Misafire ne kadar değer verildiği fincanlardaki desenlerin ağırlığıyla gösterilirdi. Lale desenli fincanlarda , lalede “Allah” lafzı olduğuna inanıldığı için, “allah muinin (yardımcın) olsun” yazısı vardı Osmanlı kültürü, görüntüsünün ve kokusunun güzelliği sebebiyle gülü peygamber efendimizle özdeştirmişti. Gül desenli fincanlar hem “peygamber efendimizin şefaatine nail ol”, hem de “misafir gelmekle evimizde gül gibi açtınız” anlamına geliyordu. Ancak gül desenli fincan, kız isteme merasimi sırasında, delikanlıya sunulan kahve için seçilmişse, anlamı farkllıydı; tek gül, “evlenmeye niyetim yok”, başları bir birine değen iki gül (ya da lâle) ise, “sizinle evlenmeye hazırım.” anlamlarına gelirdi. Eğer; kız istemeye gelen ailenin oğluna karşı kızın net bir kararı yoksa, karışık desenli fincan içinde kahvesini verir, böylece de “karışığım, sana karşı kararsızım” , yüz yüze bakan kadın ve erkek figürlü fincan: “Gönlüm sende”, fincanda ayrı yönlere bakan kadın ve erkek figürü: “seninle bir gelecek düşünmüyorum...”, fincanda evcil hayvan figürü varsa “ “ana itaat etmeye (eşin olmaya) hazırım “ , fincanda vahşi hayvan deseni varsa da “ sevdiğim biri var, gönlümde başka bir aslan yatıyor " anlamına gelirdi. Osmalı'da İsim Tesmiyesi (Ad Koyma) Adeti; Doğumdan üç gün sonra çocuğa isim takılır.

Çocuğun pederi varsa o, eğer büyük pederi veya büyük validesi varsa onlardan biri abdest alıp Bes mele ile odaya girer. Lohusanın hal ve hatırını sorduktan sonra kıble tara fına yüzünü çevirir, diz üstü oturur ve çocuk kundaklı olarak kendisine verilir. O da çocuğu Besmele ile dizinin üstüne koyar. Allah’a şükrettikten ve Peygamberimizin ruhuna Salât-ü Selam okuduktan sonra çocuğun sağ kulağına önce ezan-ı şerif okur, daha sonra takacağı ismi üç kere söyler, sonra da yine çocuğun kulağına üç kere Kelime-i şehâdet telkin eder. İsim tesmiyesi böylece son bulduktan sonra lohusa hanıma yüzük, saat, elmas iğne gibi bir hediye verir, odadan çıkar. Osmanlı'da bayram kutlamaları Osmanlı'da bayram, Sultanın bayram namazı için camiye gelişiyle başlardı. Namaz sonrasında saraya dönen padişah önce annesinin elini öpüp ardından diğer aile efradıyla bayramlaşırdı. Padişah, bayram tebriğinin ardından güzel işlemeli keselerle çocuklara para saçarak onları sevindirirdi. Osmanlı'da bayramların bilhassa çocuklar için ayrı bir yeri vardır. Bayramlıklarıyla sokakta gezen çocuklara "arife çiçeği" denilirdi.Osmanlı'dan gelen 'Arife Çiçeği' kavramı; bayramdan birkaç gün önce yapılan alışverişin ardından çocukların sabırsızlanarak giysilerini bayramdan bir gün önce, yani Arife günü, giyerek dolaşması olarak tanımlanırdı. Osmanlı'da Kapı Tokmakları Kültürü Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının önemli bir başka simgesidir.

Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılarlardı. Osmanlı’da Ramazan Ayı Osmanlı döneminde birçok evde, özellikle de köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanı sıra, çat kapı gelen Allah misafiri de geri çevrilmez, içeriye alınır, onlar için de sofralar hazırlanırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alır, iftar sofralarında tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından "yemek yiyip dişleriniz yoruldu" diyerek, kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tespihler, Oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler gibi hediyelikler, diş kirası olarak hediye edilirdi. Osmanlı'da Ramazan'da halk, eşine-dostuna iftar vermeyi büyük bir ibadet kabul eder, misafir ağırlamak için çırpınırlardı. Ramazan boyunca iftar vakitlerinde kapılar açık tutulurdu. Böylece yolda kalan ve ihtiyacı olan herkes istediği eve girer iftar sofrasına dâhil olurdu. Bunun için tanıdık olmaya gerek yoktu ve iftar için gelenin kim olduğu da asla sorulmazdı. Erkekler, hanımlara hediye olarak ayna alırdı ki, bunun anlamı “Sana senden daha güzel verilebilecek bir hediye yok” demekti. Kandil Uçurtmaları Kandil uçurtmalarının iplerinin bir ucu minarelerin şereflerine, diğer ucu da cami avlusunun şerefeye karşı bir yerinde yer alan yüksek bir yere bağlanırmış. Uçurtmacı teravihten sonra uçurtmayı uçurur, seyirciler cami avlusunda birikir, uçurtmacı da o sırada kandil ipini avluya bağlı olduğu yere kadar salıverirmiş. Bu esnada seyirciler kandil kutusunun bir tarafına şeker gibi şeyler koyarak uçurtmacıya hediye gönderirlermiş.

(Devamı yarın)

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam