Son okuduğum kitap James Wallman’ın İstif Çağı isimli son zamanlardaki en enteresan kitaptı. Konu minimalizm değil. Eşyadan hareket edilmeyen çöp evler değil. Bir lokma, bir hırka düsturu deği. Peki konu ne? Bunların hepsi. Asırlardır kıtlık psikolojisinin iliklerin kadar işlediği insan oğlunun XX. Yüzyılda eriştiği bolluk ve sanayinin sıçramasıyla gelen korkunç üretim ve tüketim döngüsünün esiri olmasıyla başlayan süreçler.. İhtiyacımızdan fazlasını almak, kullanmadığımızı atamamak veya gerçekten ihtiyacı olana bağışlayamamak, git gide evlerimizin depolar haline dönüşmesi, daha fazla almak için çalışmak, yaşamak için çalışmak değil çalışmak için yaşamaya geçişimiz tüm bunların bütününün hayatımıza olumsuz etkileri.. Kitapta tüm bu konular derinlemesine ele alınmış.
Eskiler buna eşyanın kölesi olmak der aslında. Az olan iyidir mantığı Hiç bir vasfı olmayan objelerinizin tozunu sürekli almak nasıl bir eylemdir? Kahve sehpamın üzerindeki dekoratif vazo bir sonraki toz alışıma kadar orda öyle durup tekrar bana toz alma işi çıkarana kadar bir santim kıpırdamaz. Elbette her eşyanın pragmatik bir amacı olması gerekmiyor. O vazo sadece güzel olduğu için ve bana mutluluk verdiği için orda durabilir. Ama eğer onun tozunu almak benim için bir işkenceye dönüşmeye başlarsa işte o aman sorunda başlar. Üniversite derslerim için aldığım muhteşem içerikli havalı kitaplarım dolapta toz tutmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü mezun olalı bir kere bile açıp ondan faydalanmadım. Artık başkasının faydalanma hakkını gasp ediyormuş gibi hissediyorsam artık istifçiliğimi kabul etmeye yakınım demektir. İstifçi olmaktan çok hoşlanmayan düşük düzeyde bir istifçiyim diyebilirim. Benden ala daha ne istifçiler vardır ama önemli olan bu konunun kişinin gündemine girmesi.
Öncelikle şunu söylemliyim ki %90 fazlalıklardan kurtulmayı seven biriyim. İçimdeki %10 istifçiden şikayetçiyim. İşte o ders kitapları konusu bu %10’a giriyor. Kıyafet konusundan ihtiyacından fazlasına sahip olan ama giymediklerini 1 yıl içerisinde elinden çıkaran biriyim. Zaten günümüzde herkes ihtiyacından fazlasına sahip. Kim bir orta çağ Avrupa köylüsü gibi biri tarlada çalışmak için diğeri de kiliseye giderken giyeceği toplam 2 gömleğe sahip? Bir çoğumuzda her renkte en az 2 gömlek vardır. Bir alışverişkolik de sayılmam. Zaman zaman bu tam benlik dediğim bir şeyi indirimde yakalarsam alırım. Ekonomimi sarsacak bir alma merakım yok. Yeni çıkmış bir telefon beni asla cezbetmez. Elimdeki parçalanmadan asla yenisini almam. Ayakkabılar hassas noktam olsa bile şurada, şöyle bir kıyafetle, şu amaçla giyerim fikri kafamda uyanmadıysa kendime hakim olabilirim. Dolabımı sık sık gözden geçirsem de hala mantıksızca öylece duran işe yaramazların farkındayım. Daha önceleri beğenmediğim şeyi giymeye zorlardım kendimi. ‘’Aldıysan giyeceksin, beğenmesen de bu memnuniyetsizlik sana ders olsun’’ diyerek o eşyayı kullandığıma dair kendimi kandırmaktan başka bir şey yapmamışım. Bir eşya bir amaca hizmet etmiyorsa veya bana güzel bir his vermiyorsa onunla vedalaşmam gerekiyormuş. Çok eşyam olmasa bile bu düşünceler beni eşyada boğulma hissine yol açıyor.
Kitapta örnek gerçek bir çok hikaye var. Eşyada boğulma sorununu yaşayan ve minimalizmi deneyimlemek isteyen bir adam bunun kendine uygun olup olmadığını anlamak için kendi üzerinde bir deney yapıyor. Diş fırçasından ayakkabı cilasına kadar tüm eşyalarını kutulara koyup özenle kategorilere ayırıyor. Güne her başladığında sadece ihtiyaç duyduğu eşyaları çıkarıyor. Böylece aylar sonra bakıyor ki kutular hala dolu sayısı belli eşya kutudan çıkmış vaziyette. Aslında ne kadar az şeye ihtiyacı olduğu konusunda bir aydınlanma yaşayıp kutulardan hiç çıkmamış eşyalarından kendinden emin bir şekilde vazgeçiyor. Sürekli satın aldığımız eşyaları sığdırabileceğimiz, daha büyük evlerin daha yüklü kiralarını ödemeye çalışmak için daha fazla çalışmak yerine hafiflemek neden bu kadar zor? Kitapta diyor ki bunun temel kaynağı ‘’komşularla aşık atmak’’ . Amaç tabi ki yan komşuya hava atmak değil. Bindiğimiz arabanın markası, güneş gözlüğü sayımız, altın kaplama saatimiz, yazlık sahibi olmamız, gösterişli 4K televizyonlarımız üzerinden kendimizi tanımlamamız yeni bir durum değil. Güç, statü, hayatta kalma ve diğer evrimsel psikoloji alt başlıklarına girmek çok uzun olur. Ama özetle ne kadar çok şeye sahipsek o kadar çok şeyiz döneminin sonuçlarını yaşıyoruz.
Bir süredir bir şeyler değişim gösteriyor. Kimse saatlerce spor arabanızın kaç saniyede 100 km hıza çıktığıyla 5 dakikadan fazla ilgilenmez. Oysa Zanzibar’da gün batımı izlerken etrafınızda bir anda zürafaların belirmesi birçok kişiyi mest eder ve bu konu kendini saatlerce dinletir. Kitapta bu durum deneyimciliğin yükselişi olarak geçiyor. Eşyalara sahip olmak yerine deneyimlere sahip olmanın daha pozitif bir etkisi olduğuna bir çok açıdan değinmiş. Yeni aldığınız bir lüks bir araba mutluluğu en fazla bir hafta sürer ve 1 sene sonra yeni model çıktığında sizde eskisinin olması mutsuzluk kaynağı haline bile gelebilir. Oysa ki amazon nehrinde kanoyla seyahat ederken fırtınaya da yakalansanız kısa bir süre sonra heyecanla maceranızı paylaşırsınız. Bir kişiye anlatmak yetmez, yeni takdim edildiğiniz ortamda bu hikaye ile öne çıkarsınız sizi herkes hafızasına yazar.
Pek çoğumuz ‘’Bugünleri hatırlayıp güleceksin’’ diyen arkadaşlarımız tarafından teselli edilmişizdir. Kötü deneyimler bile zaman aşımına uğrayınca kötü olmaktan çıkabilir. Hele keyifli deneyimler durdukça güzelleşir.
Deneyimciliğin yükselişi sosyal medya aracılığıyla hızla yayılırken eşyada boğulma hissi de giderek artıyor. Kitapta bu hususta bir çok araştırma verisi paylaşılmış. Peki hiç mi bir şey almayalım kardeşim dediğinizi duyar gibiyim. James Wallman eşya almak yerine deneyim satın almayı öneriyor. Pahalı bir saat alıp dolaba koymak yerine bir hafta sonu kayak için Bulgaristan’a gitmenin veya arkadaşlarınızla yemek yemeyi tercih etmenin size hem o an hem de ilerisi için daha çok olumlu hisler yaratacağını söylüyor. Kayak yapıyor olsaydım, kayak kıyafeti almak mantıklı olabilirdi. Üste giyilen bir şeyin kiralanması benim hijyen anlayışıma pek uymasa da gerçek deneyimciler, katı minimalistler kesinlikle kiralardı. Ama sörf yapmak için ille sörf tahtası satın almam gerekmiyor. Bana duygu patlaması yaşatan tuttuğum futbol takımını desteklerken her maçta o sezon çıkan yeni bir forma satın almam gerekmiyor. Eski formamla da harika bir maç izleme deneyimi yaşayabilirim.
Eşya yarıştırmanın bir benzeri deneyimcilikte de minimalizmde de görülebilir. Bakın benim ne kadar az eşyam var!! ‘En az benim eşyam var’ gösterişi minimalizmin esasına aykırıdır. Deneyimcilik yarıştırmak da bunun gibidir. ‘Avrupa’ya kayak yapmaya herkes gider önemli olan Moğolistan da çadırda uyanıp at sütüyle kahvaltı etmek’ derseniz deneyimciliğin esası olan anda kalmak anı yaşamak ve o anı daha pozitif bir hatıraya dönüştürme zincirinden koparsınız. Yazar bu hususa göze çarpar şekilde değinmiş. Müzmin bir maddeciyken, uslanmaz bir deneyimciye kolayca dönüşebilirsiniz. Umutsuz bir istifçi ve maddeci değilim, deneyimciliğe kapılıp sonsuza kadar o kafada yaşamak gibi bir niyetim de yok. Bu akımlar ve yaşam tarzları arası kırmızı ve gri çizgileri anlamak bana çok faydalı oldu. Tam olarak niyetim de buydu zaten.
Deneyimcilik, maddeden vazgeçip minimalist olmayı gerektirmediği gibi maddecilik gibi pazarlama numaralarını da yemez. Kitapta çok fazla gerçek hayattan alınma örnekler ve analizler var. deneyimciliğin, minimalizmin, sadeleşmenin, eşyada boğulma problemlerinin ve meydan okuyan kararların bir çok açıdan ele alınması içe dönmenize yardımcı olabilir. Her örneğin bir paragrafından yaşadığınız durumla bir benzerlik bulabilirsiniz. Bu kitap ciddi anlamda kendinizi ve yaşam tarzınızı gözden geçirmenize sebep olacaktır. Dikkat, Aydınlanma yapar.