15 Temmuz Darbe Girişimi’nin hemen sonrasında bir grup olan bitene “tiyatro” diyordu. Hayır, o elim bir vakaydı ve kesinlikle bertaraf edilmeliydi. Asıl tiyatro şimdi oynanıyor.
Koca koca insanlar… Yaşları kırkın üstünde… İçlerinde siyasetçiler, akademik sıfatı olanlar, yazarlar, çizerler ve askerler var. FETÖ için çalışmışlar, örgütün çatısı altında yaşamışlar. Bunların bir kısmının hesabı görüldü. Artıklar var, siyasetin içinde yuvalanmış ama kendini kamufle etmeyi başarmış olanlar var. Şimdi keskin FETÖ karşıtı kişiler bunlar…
Bazıları 17 yıl F. Gülen’in yanında kalmış, 2003 tarihinde ayrılmış onun yanından. Şimdi bu terör örgütünün yaptığını acımasız şekilde tenkit ediyor.
Aklımıza gelenler
Fethullah Gülen’e verip veriştiren bu kişiler düne kadar aynı kaynaktan besleniyordu. Himmet arpalığından nasiplenirken sesi çıkmayanlar, şimdi bir numaralı F. Gülen düşmanı olmuşlar. Anlattıklarına dün saf insanları inandırıyorlardı, şimdi de kendilerini kurtarmak amacıyla tüm halkı aydınlatmaya (!) çalışıyorlar.
İyi, güzel… Ben de şunları sormak isterim:
1. İnançlı bir insan doğruyu söylemek için himmet arpalığından uzak durmayı mı tercih eder, FETÖ’cülere karşı yapılan operasyonlar nedeniyle korkudan yalan söylemeyi mi tercih eder?
2. Ne hikmetse ekranlarda konuşanların hepsi de 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında doğruyu görebilmiş, imana gelmiş kişiler. Çoğunun fikri yapısını hatta Atatürk karşıtı olduklarını biliyoruz.
Oysa doğruyu görebilmek için 15 Temmuz’u beklemeye, Atatürk sevgisine veya karşıtlığına da gerek yoktu. Yasalara saygılı olmak, dinin gereklerini yaşamak ve halkını sevmek yeterliydi. İslamiyet’i yozlaştırmaya, Batının nazarında bizi iki paralık etmeye ve Türkiye’yi “üçüncü dünya ülkesi” konumuna düşürüp saygınlığına halel getirmeye ne gerek vardı?
3. Şimdi ekranlarda saatlerce konuşarak insanları nasıl suçladıklarını, ne tuzaklar kurdukları anlatıldı. FETÖ’den ayrıldıkları tarihten sonra Balyoz ve Ergenekon davalarında tuzaklamalar hiç mi aklına gelmedi bu kişilerin? Neden “bu davalar düzmecedir” demediler?
*** *** ***
Ölmeye beş kala
Hristiyan papaz ölmek üzeredir. Son nefesini vermeden önce imanlı bir mümin olarak cennete gidebilmesi için Kelime-i şehadet getirmesini tavsiye etmişler. Papaz tam Kelime-i şehadet getirmeye başlamış, imam hemen hastanın ağzını kapatmış:
---Hop dedik, o kadar da kolay değil!
Sevgili okuyucular, ülkemizin zor duruma düşmesinde bu kişilerin de payı vardır. Elbette bunlar da adalet önünde hesap vermelidirler ve vereceklerdir de…
*** *** ***
12 Eylül Askeri Darbesi’nde ev aramaları yapılırken kitaplarının isimleri yüzünden çok insan tutuklanmıştı. Hitler ve Karl Marks’ın kitapları başta gelirdi. O zamanlar kitap yakma modası vardı.
Şimdi FETÖ’nün risaleleri önde geliyor ve tabii ki, ele geçmemesi için onlar da yakılıyor. Her iki dönemde de ortak olan, insanların kitaplarını yakmaları olmuştur.
*** *** ***
Büyükdere limanına gelen Rus torpido arayıcı gemisi, Anadolukavağı istihkâmlarına yaklaşınca buradaki birlik alarma geçmiş, yapılan yazışmalarla böyle bir olayın tekrarlanması halinde ne yapılması gerektiğinin bildirilmesi istenmiş.
*** *** ***
Bihke (Bosna-Hersek’te sancak) Kalesi civarına bir çadır (balon) düşmüş. Kale personeli ilk defa karşılaştığı böyle bir olay karşısında şaşırıp kalmış ve tedirginliğe kapılmış. Kaledeki toplar atış durumuna geçirilip beklenmeye başlanmış. Durum ilgili komutanlığa ve hükümet merkezine iletilmiş. Padişah tahkikat yapılmasını, tahkikat süresince müteyakkız bulunulmasını buyurmuş.
Nemçe (Avusturya) ahalisinden alınan bilgilerden, düşen çadırın (balon) İtalya’nın Bolonya şehrinden bir beyzadeyi ve maiyetindekileri taşıdığı, muhalefet-i hava (kötü hava şartları) nedeniyle Dubrovnik sahiline indiği, şiddetli esen rüzgâra kapılarak tekrar havalandığı ve kale civarına düştüğü öğrenilmiş.
Efendim bu iki konuyu da yazıya espri katması için yazdım. Darbe olmadan bazı işaretlerden tedirginlik yaşanabiliyorsa da, halk kendisine birtakım tedbirler almayı da biliyor…