Apartmanın bahçesinde oturuyoruz. Komşum burnundan solur vaziyette geldi. Selam ve hatır faslından sonra konuya girdi. Kadıköy’den dönüyormuş. Yol vermekten imtina eden sürücüler, birbirine çarpan insanlar, araçta yer vermeyenler, ıslık çalarak birini çağıranlar, gereksiz korna çalanlar… Bugün onu çıldırtan kişi ve eylemler olarak karşımıza çıkıyor.
Bu kadar umursamazlık, bu kadar hoyratlık nasıl oluştu? Kim getirdi bu hale bizleri? Bunları düşünelim; ama bir şeyleri de göz ardı etmeyelim: Büyük şehirde yaşamanın maliyeti vardır. Şehir yaşamı uygarlık demek olduğuna göre önce bizlerin uygar olmamız ve karşımızdakine uygarca davranmamız gerekir. Her şeye sinirlenmeden, güler yüzü elden bırakmadan ve nazik ifadelerle karşımızdakine hitap edebiliyor muyuz? Bunların yanında şehirde yaşamanın sınırlamaları da vardır.
---Madem konumuz Kadıköy’de geçiyor, hadi, şimdi ben de konuşayım. O kadar kalabalığın içinde aklımıza gelen bir şey için yürürken aniden durup geriye dönmek ne demek? Önce hafiften bir arkaya baktıktan sonra dönsek daha iyi olmaz mı?
---Nedenmiş o?
---Kadıköy içinde kafeler, kafebarlar çoktur. Ya bu kalabalığın içinde arkamızda tepsi içinde bardak veya yemek götüren kişi varsa? Ya bize yakın yürüyen insanlar, çocuklar varsa? Çarpışmayı önlemiş olmaz mıyız?
---Ohooo!
---Tenkit edebilmemiz için bazı şeyleri tatbik etmeliyiz. Sizin telefonunuz titreşimli mi, ses ikazlı mı?
---Çaldırın bakalım. Ve komşunun cep telefon numarasını çaldırdık. Şehirler arası otobüs terminalinde ciyak ciyak bağırarak yolcuları uyaran ses yayın cihazı gibi çalıyordu. Titreşimli ikazın nasıl olduğunu ona gösterdikten sonra trende, vapurda, otobüste ve insanların çok olduğu yerlerde çevreyi rahatsız etmemiş olacağını anlattık. Sonra telefonunu titreşim ikazlı hale getirip getiremeyeceğimiz sorduk.
---O zaman ben telefon sesini duyamam ki?
---Eee, bu da bir kültür. Telefon kullanmanın da bedeli var. Arada bir bakarsın o zaman…
Galiba başarıyoruz. Burnundan soluyan bir kişiyi önce rahatlattık. Sonra nezaket kuralları içine çekmeye başladık.
Özel sektör ve vatandaşın durumu
Baltayı kendimize vurmaya devam edelim. Kart kullanımı pratiğine sahip olamayan kişi sayısında patlama olunca geri ödemeyi zamanında yapamayan, faize itiraz eden ve şikâyetlerini dile getiren insan sayısı artmıştı.
Bunun yanında ilginç örnekler de görülüyor. Para çekecek kişi önce kartı sokuyor, sonra cebinden cüzdanını çıkarıyor, bilmem kaçıncı gözündeki buruşuk kâğıdı açıyor. Gözlüğünü takıyor. Aradığı şifre bu kâğıtta değil, diğer kâğıda saldırıyor. Başlıyor şifresini tuşlamaya.
Para gelmeyince işlem yeniden tekrarlanıyor. Bu arada sırada bekleyenler burnundan soluyor. Arkasından olaya müdahale veya yardım etmek isteyenlerin sesleri çıkıyor. Para özel bölmeye gelince sayım başlıyor. Emin olmak için ikinci kez sayılıyor. İşte size mürettebatla kullanılan silah, pardon “mürettebatla kullanılan bankamatik” örneği…
Paraya her zaman ihtiyaç duyan ticaret erbabı bankamatikten para çekecek. O da ne? Birisi yanlış girdiği şifreyi zorlayarak kartını makineye kaptırmış. Bir memur yanında güvenlik görevlisiyle makineyi açmış, kartı çıkarmaya çalışıyorlar. Memurun ilk defa böyle bir işlem yaptığı kesin. Düşünün zaman kaybını… Bankada işlemler durmuş, para çekecek olanlar saçını başını yoluyor, otobüse yetişecek ya da hastaneye gidecek olanlar dokuz doğuruyor…
Şifre olmuş deşifre / İnsanlar başlamış küfre / Zaman geçiyor / Serzenişle, of’la, püf’le!