SON DAKİKA
reklam
reklam

Ateş serbest!

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 20 Mayıs 2019, Pazartesi - 10:21   Okunma Sayısı:

 

Osmanlı devletinin yönetim şekli monarşidir. Monarşi, tek bir kişinin hâkim olduğu yönetim şeklidir. Mebusan Meclisi açılana kadar devletin başında padişah vardır. Mebusan Meclisi açılınca devletin yönetim şekli meşrutî monarşi olmuştur.

Osmanlı monarşiyle yönetildiği dönemde bile adalet son derece yüksekti. Batı’nın Yahudileri bu adalete güvenerek Osmanlı ülkesine göç etmişlerdir.  Bugün adaletten aynı hassasiyetle bahsedebilir miyiz?

***                                         ***                                   ***

Televizyonlarda ramazan dolayısıyla iftar sofraları ve sahurda yenmesi uygun olan yemeklerden bahsediliyor. Genç diyetisyen hanımlar öğüt veriyorlar:

İftarda kısa süre içinde mideye çok şeyin indirilmemesi gerektiğine vurgu yaptıktan sonra; az peynir, bol yeşillik, iki köfte veya dilim et, ayran ya da çay, hurma, zeytin, az yumurta vb sayıyor.  Sahur için de ayrıca sayıyor. Bu masaların zengin masası olduğunu unutuyor. Ramazan başladığından beri sadece pirinç çorbası içen aileler biliyorum. Bir gömlek daha aşağı düşerek bulgur çorbası ve içinde ekmek kabuğuyla iftar açıyorlar. Biraz daha ayaklarımız yere basarak konuşsalar?

***                                         ***                                   ***

Almanya’da bir Türk çocuğu, kardeşi ve babasıyla araçta giderken kaza geçiriyorlar. Erkek çocuk kardeşini arabadan çıkarıyor. Alman polisi çocuğa “kahramanlık beratı” veriyor. Gözlerimizi ülkemize çeviriyor ve böyle onore edici davranışlar arıyoruz.

***                                         ***                                   ***

Sultanahmet Meydanı… Camilerin minareleri ışıl ışıl… Aydınlatılmış yüzeyler, mahyalar… Bu görkem meydana değişik bir güzellik katıyor. Birazdan ezan okunacak… Sesler, dualar, istekler göğe yükselecek. Kimisi şifa dileyecek, kimisi borcuna eda… Bu ulviliği yaşarken Yahya kemal Beyatlı’nın “Vuslat” isimli şiirinden mısralar aklıma geliyor.

 

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,

Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı

Görmezler ufuklarda şafak söktüğü ânı…

 

Turist otobüsleri Ayasofya önünde dizilmeye ve turistleri indirmeye başladı. İnenler ellerinde fotoğraf makineleriyle Ayasofya ve Meydan’ı öncelikle çekmeye başladılar. Şimdi ezan okunuyor… Herkes bu ulvi havayı solurken mümkün olduğu kadar çok kişiyi görmeye gayret ediyor ve Sultanahmet camiine doğru yürüyorum.

Caminin girişinde aralıklarla dizilmiş, dilenenler var. Sanıyorum, gerek ülkemizde gerekse Avrupa’da dilencisi en fazla olan şehir İstanbul’dur. Küçücük yaştaki Suriyeli çocuklar, çocuk yaşta anne olmuş, kucağında bebeğiyle dilenen Suriyeli genç kadınlar.

***                                         ***                                   ***

“… Konu dilenci ve dilenmekten açılmışken geçtiğimiz yüzyıllarda nasılmış acaba diyerek merak ettim ve araştırdım.  Bakın benzerlikler nasıl çıktı ortaya:

İstanbul’da dilencilik yapanların önemli bir bölümünü şehir dışından gelenler oluşturmakta, yerli dilenci sayısı dönem ve şartlara göre değişmekteymiş. İstanbul’daki dilencilerin bir bölümünü ülke dışından gelenler teşkil etmekteymiş.

Arşiv belgelerinde geçen “Arap taifesinden ve gayriden bazı kimesneler” şeklindeki ifade, ülke dışından gelen dilenciler arasında bilhassa Arap bölgesinden gelenlerin daha 16’ncı yüzyıl sonlarından itibaren belli bir sayıya ulaştıklarını yansıtmaktadır. Arap taifesi ifadesi, Suriye, Irak, Arabistan gibi yerlerden gelenler için kullanılmış olmalıdır.

***                                         ***                                   ***

Evliya Çelebi, dilencilerin bir tören esnasındaki geçişlerini tasvir ederken profillerini de şu şekilde çizmektedir: “... bir alay cerrâr (dilenci), kerrâr (savaşta gözü pek şekilde saldıran) gariplerdir. Her biri yünden, sofdan (tiftik yününden) hırkaları, ellerinde renk renk alemleri, başlarında hasırdan ve hurma lifinden destarları olduğu halde yürürler.

Ya Fettah ismi şerifiyle cümle körler birbirlerinin omuzlarına yapışıp, kimi anadan doğma, kimi sonradan olma topal, kimi kambur, kimi felçli, kimi çıplak, hengâme ile nice bin bayrakların arasında cerrâr şeyhini ortaya alıp, şeyh dahi dua edip yedi bin fukara bir ağızdan Allah Allah ile âmin dediklerinde sadâları (sesleri) gök yüzüne ulaşır. Bu tertip üzerine dilencilerin şeyhi Alay Köşkü (Gülhane Parkı girişinde ana yol üzerinde Vilâyete yakın köşk) önünde durup padişaha dualar eder.”

Evliya Çelebi’nin bu dilenci tasviri, dilenci gruplarının ayırt edilebilmeleri bakımından önemlidir. Çünkü burada çeşitli fiziksel özellikleriyle öne çıkan dilenciler, gerçek anlamda muhtaç durumda bulunan insanlardan meydana gelmişlerdi. Onların esnaf kabul edilerek kendilerine müsamaha gösterilmiş olmasının sebebi de buydu...”

***                                         ***                                   ***

19’uncu yüzyılın sonlarında İstanbul’da dilencilerin bir bölümü madrabazların emrinde çalışırmış. Bu madrabazlara “Dilenci İratçıları” adı verilirmiş. Dilenci İratçıları daha önceki asırlarda da, Anadolu’dan gelenleri veya çevreden topladıkları sakat kişileri İstanbul’un değişik yerlerinde dilendirir, akşam hâsılatlarını toplarlarmış. 1577 tarihli bir arşiv kaydında bu durumdaki kişilerin dilencileri nasıl çalıştırdıklarına dair bilgiler mevcuttur

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam