SON DAKİKA
reklam
reklam

Benzerlikler

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 26 Temmuz 2019, Cuma - 10:56   Okunma Sayısı:

Demirel, başbakanlığı döneminde söylediği ilginç sözler siyaset literatüründeki yerini çoktan almıştı. Bugün konu edeceğimiz yazıya başlık da yapılabilir. Bundan 100 yıldan biraz daha fazla süre önce Osmanlı Devleti de aynı sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. Aslında bugünkü gelişmelere bakarak dünün tekrarı olduğunu görebiliriz.

 

İlk borçlanma

Osmanlı Devleti ilk borçlanmayı Kırım savaşı (1853-1856) için yapmıştı. Savaşın gerektirdiği olağanüstü harcamalar, imparatorluğun mali kaynaklarını tüketmişti. Aslında 17’nci yüzyıldan sonra sık sık değişen padişahların cülus bahşişleri, yenilgilerle sonuçlanan savaşların giderleri, bozuk para siyaseti yüzünden bozulmuş mali düzenle bunalımlar yoğunlaşmış, bütçe sürekli olarak açık verir olmuştur.

19’uncu yüzyılda askeri ve idari teşkilâtta girişilen reformlar da hazinenin durumunu ağırlaştırmıştır. Bunlara paralel olarak devletin gelir kaynakları da hızla daralmıştır. Birbiri üstüne gelen tüm bu dengesizlik ve bunalımları devlet, iç borçlarla, Galata’nın Rum, Ermeni ve levanten bankerlerinden yaptığı yüksek faizli istikrarlarla karşılamaya çalışmıştır.

Bu durum karşısında 1881 yılında hükümetle yabancı ve yerli alacaklıların temsilcileri arasında Osmanlı borç tahvilleri üzerinde ödemenin tekrar başlatılmasını öngören bir anlaşmaya varılmıştı. “Muharrem kararnamesi” adıyla bilinen anlaşma, Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin bir bölümünü Batılı alacaklılarının denetimi altına vermişti. Yani devlet gelirlerinin ir bölümü yabancılara ipotek edilmişti.

 

Düyun-u Umumiye

Düyun-u Umumiye’ye verilen iç vergilerin en önemlileri tuz ve tütün tekelleridir. Düyunu umumiye’nin başında bulunan yabancı mali grubun baskısıyla “Tütün Rejisi” adıyla bir de şirket kurulmuştur. Reji sözleşmesi, Türkiye ile yabancı mali gruplar arasında yapılmıştı. Reji İdaresi, Türk köylüsünü İstiklâl Savaşı’na kadar sömürmüştür.

En önemli gelir kaynakları üzerine oturmuş olan Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı Devleti’nin en zor durumlarında bile yardımdan kaçınmıştır. Örneğin; kasasında ihtiyat akçesi olarak devlet borçlarının ödenmesi için gerekli olandan fazla para bulunan Düyun-U Umumiye, bu parayı hazineye aktaracağına savaş halinde bulunduğumuz İtalya’dan tahvil alarak siyasal alanda Türkiye’ye ihanet etmiştir.

 

I.Dünya Savaşı ve sonrası

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılında I. Dünya Savaşı’na katılmasıyla İngiliz, Fransız, Rus, İtalyan ve öteki bazı alacaklılara ödemeler durdurulmuştur. Bu dönemde Düyunuumumiye İdaresi İngiliz ve Fransız üyeler katılmadan çalışmıştır. 1920 yılında ödeme yasağı kaldırılmış olmakla beraber, Anadolu’da BMM hükümetinin kurulmasıyla Düyunuumumiye’ye bırakılan gelirlere el konulmuş, ödemeler tümüyle durdurulmuştur.

Lozan Antlaşması ile borçların ödenme şekli yeniden düzenlenmiştir. Bu anlaşmaya göre Osmanlı borçları Türkiye ile ondan ayrılan devletlerin arasında paylaşılarak ödenecekti. Lozan’da Türk delegelerinin direnişiyle Türkiye’nin öteki devletlerin borçlarından sorumlu tutulmayacağı kabul edilmiştir.

23 Haziran 1933 antlaşmasıyla Türkiye’nin borçları yeniden gözden geçirildi. 25 Mayıs 1954 tarihinde Türkiye, Osmanlı borçlarından kendisine düşen payı tümüyle ödeyerek mali tutsaklıktan Düyunumumiye gibi bir sömürü aracından kurtulmuştur.

 

Başımıza gelenler: 1768–1774 Osmanlı-Rus savaşında Akdeniz'e inen Rus donanmasına en büyük yardımı İngiltere yaptı. Çeşme limanındaki Osmanlı donanmasını yaktırdı. 1827 yılında Navarin limanındaki Osmanlı donanması da İngiltere ve Fransa tarafından yakılmıştı.  Esasen Osmanlı devleti ne zaman denizlerde güçlense hemen karşısında bir haçlı ittifakı buluyordu.

1911 yılında Sultan Osman ve Reşadiye adıyla iki harp gemisi siparişi vermiş ve kömürüne kadar parasını ödemiştik. I. Dünya Savaşı gelip çatmıştır. 1 Ağustos 1914 günü İngiliz hükümeti gemileri teslim etmeyeceğini belirtmiştir.

 

Günümüzde

Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz rezevlerinin bulunması, birçok devletin dikkatini çekmiştir. Türkiye, bölgedeki hak ve menfaatlerini korumak maksadıyla harp gemilerini görevlendirmiştir. S-400 füze alımı ve ABD’nin “bunları niye aldınız?” tarzındaki baskısı Türkiye’yi F-35 üretim programından etmiştir.

Bugün için Türkiye siyasal yönden, askeri yönden, ticari yönden kuşatılmak istenmektedir. Erbil’deki konsolosluk çalışanımızın şehit edilmesi, milli savunmamız için harp silah ve vasıtalarının alımında kısıtlamalar, Afrika denizlerinde ticari gemimizdeki Türk personelin kaçırılması canlı örneklerdir.

İktisadi açıdan da yabancı finans kuruluşları Türkiye’de meydana gelen her olayda doları yükseltmek-düşürmek ve oynamak suretiyle ekonomimiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.

Son söz: Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet ise zalimdir. (Blaise Pascal)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam