SON DAKİKA
reklam
reklam

Tatil izlenimleri

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 26 Ağustos 2019, Pazartesi - 10:21   Okunma Sayısı:

 

Birlikte yaşama kültürümüz ve bütünlük içinde yaşama isteğimiz hastalıklıdır. Siyasilerimiz toplumu gereğinden fazla germişlerdir. Bu tavırlarını terk etmeleri toplum sağlığına da katkı sağlayacaktır.

İç siyasetle ilgili hiç konuşmuyor ve yazmıyorum. Bu yıl kurban bayramında aile fertlerimle birlikte dinlenmek amacıyla Gelibolu-Hamzakoy’a gitmiştim.

 

Yola çıkışımız

Bayram süresince ne trafik kazaları gördük, neler duyduk. Haberleri dinliyoruz. Havaalanı yolunda koskoca bir hafriyat kamyonu devriliyor. Devrilme noktası arazi değil, karayolu... Yollarda gördüklerimizden ölümlü olmayana kazalar vardı. Bunlar basına yansımayanlar var.

Haberlerde duyduklarımız yürek burkan cinsten… Ağaç kaybımız sürüyor. Binlerce ağaç kesiliyor (yapılaşma, yol geçirilmesi, yer altı madeni araması gibi sebepler).

Binlercesi yakılıyor, yanıyor. Onlarla birlikte toprak altı ve toprak üstünde yaşayan binlerce hayvan yok oluyor, çoraklaşma başlıyor. Otobüs ve bina yangınları da bunlara eşlik ediyor.

Boğulma olayları hız kesmiyor. Kavganın her çeşidi her yerde görülebiliyor. Muhtemeldir ki, bayramda birçok yerde kavgalar çıkmıştır. (Arabalı sırası beklerken önüne birinin geçmesi, eşiyle kavga etme, partizan tutum vb). Kurbanlarını kesim öncesi ellerinden kaçıran insanların onları tekrar yakalamak için hayvanlara eza cefa ettiklerini görüyoruz.

 

Hamzakoy’a varış

Sabah İstanbul’dan çıkmış, öğle saatlerine doğru Gelibolu’ya varmıştık. Yıllar öncesinde Kara Harp Okulu’ndan birlikte mezun olduğumuz arkadaşlarımızdan bazılarıyla ve eşleriyle karşılaştık. Kaldığımız süre içinde akşamları biraraya geldik.

Öncelikle yılların hepimizden bir şeyler götürdüğünü gördük. Hal hatır sorduktan sonra çocukları evlenenler torun sahibi olmuşlar. Tadına doyulmaz sohbetler gece yarılarını bile geçiyordu. Bu sohbetlerden bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

Densizlikler

İlçedeki bir semt parkında geziyoruz. Park, temizleyicisi olmasına rağmen günün her saatinde çöp içinde yüzüyor. Ayçiçeği çıtlatanlar nedeniyle her yer kabukla kaplanmış... Bira şişe ve kutuları eksik olur mu? İçilen bir şeyler varsa yenilen bir şeyler de vardır tabii ki... Lahmacun artıkları, kâğıtlar, kürdanlar, kolonyalı mendiller…

 

Babasını anasını ziyarete gitmeyenleri artık deşifre edeceğim. Dini bayramlarda neden gitmediğini sorduğum gencecik iki kişi vardı. Giderken tatlı alsa şu kadar tuttuğunu söyleyen bu kişilerden biri, “alamıyorum ve dolayısıyla gidemiyorum” diyordu. Bugün Gelibolu’da gördüm. Saros’ta dalışa gelmişler.

 

Kendini bilmezler

Gece saat 03.00... Arkadaşıyla buluşacak olan kişi, peş peşe kornaya basıyor. Üç, üç buçuk dakika süren bu davranış, cama çıkan kişinin penceresini açmasıyla son buluyor.

 

    ---Uyuyo’ muydun lan?  Bir gerinmeyle konuşmasına başlıyor camdaki:

    ---Ne uyuması be oğlum!

 

Be hey, beyin denen torbayı taşıyıp da beyinsiz davrananlar! Hiç düşünmez misiniz, bu saatte uyuyan insanlar olduğunu? Ağır hastalığı olanları, yakınlarından birini kaybetmiş kişiler olabileceğini, bebekleri, sokak hayvanlarını, kuşları…

Kendi aramızda sohbetler

Devre arkadaşlarım emekli subaylar Bülent ve İskender… Akşamları eşlerimizle oluşturduğumuz gruba her ikisinin kızları ve damatları da katılıyordu. İki kuşağın birarada bulunması farklı algılar yaratıyor. İskender,

    

    ---Yav burada sıcak bir şey yok mu? diye söylenerek gelmiş oturmuştu. Damatlardan birisi,

    ---Buraya sıcak girmez deniliyor; ama viskiyi sıcak ikram ediyorlar, dedi.

Emekli olduğumuzda nereye yerleşmek ve ne yapmak istediğimiz konusunu açmış ve şunları söylemiştim:

 

    ---Benim hayalim, deniz kıyısında tek katlı, iki odalı, arkasında küçücük bahçesi olan bir evim olsun idi. Her gün sandalla balığa çıkayım, geniş kenarlı şapkamın altında bir şarkı mırıldanayım.  Bülent’in eşi Belgin hemen söze girdi:

    ---Bülent böyle hayaller kurmaz. O şehirde yaşasın, trafiğe küfretsin. Kavga varsa seyretsin,

Yakın gözlüğünü takıp uzaklara baksın…    Hepimiz gülüşmüştük.

Kolunda saati olan bir küçük çocuk bisikletinden düşmüş, henüz ağlamıyordu. Grubumuzdan Zeynel, yakıştırma yollu sözü yuvarlayıp ortaya attı:

 

    ---Henüz ağlamadı, ağlarsa tehlike var demektir. Çocuğun ağlaması belki hemen olmadı ama bir süre sonra kolundaki saate bakarak ve “anneee” diyerek başlamıştı. Buna da ben lâf ettim:

    ---Navigasyonla annesini arıyor.

Gece yarılarına kadar devam eden sohbetlerimizden alıntıları sizlere aktarmaya çalıştım. Yazı yayıma girmeden önce Sevgili Bülent’e de göndererek mutabakat sağlamak istedim. Tatil rehavetim yazıya da yansımış olacak ki, Sevgili Bülent bir paragrafın yer değiştirmesinin uygun olacağını belirtti. Kusuru düzeltmek boynumuzun borcu…

Bir kum tanesinde dünyayı ve bir kır çiçeğinde cenneti görebilmeyi hayal etmiştik belki… Can arkadaşlarımıza ve değerli eşlerine emeklilik dönemlerinde sağlık ve afiyetler diliyorum. Harbiye ruhunu yaşatmak bizlerin borcu olacaktır.

 

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam