İşgal kuvvetleri, bilek gücüyle geçemedikleri Çanakkale’den 30 Ekim 1918 günü ellerini kollarını sallaya sallaya geçmişler ve imparatorluk başkentine yönelmişlerdi. 13 Kasım 1918 günü 70 civarındaki harp gemisiyle İstanbul’a ulaşmışlar ve başkenti denizden kontrol altına almışlardı.
19 Mayıs 1919 bizim için sonun başlangıcı olamazdı. Yeniden diriliş ve varoluş mücadelesi olmalıydı. Yoksul ama inançlı Anadolu insanı, Mustafa Kemal’i lider olarak görmüş ve onun liderliğinde örgütlenmeye başlamıştı.
Emperyalist güçler, Anadolu topraklarını işgal etmekte kararlıydılar. 16 Mart 1920 günü imparatorluk başkentindeki tüm resmi kurum ve kuruluşlara el koydular. Payitahtta belki petrol yoktu; ama rayici yüksek bir borsanın olduğu, merkez bankasında altın bulunduğu, imparatorluğun en büyük limanı olan bir şehirde ticaretin döndüğü bir gerçekti.
Bir kahraman doğuyor
İşgalin başladığı 16 Mart günü bir yiğit daha şanlı tarihimizin sayfalarında yerini alacaktı. Mustafa Kemal Nutuk’ta olayı anlatırken “…Bu sırada baylar, Harbiye telgrafhanesinden görevli Ali, bilgi vermeye başladı: ‘Sabahleyin İngilizler basarak, altı kişi şehit oldu; on beşe yakın da yaralı var. Şimdi İngiliz erleri dolaşıyor. Şimdi, işte İngiliz erleri Harbiye Nazırlığına giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.” diyordu.
Büyük Postanede görevli Manastırlı Hamdi Bey, gizliliğe gerek duymadan mors alfabesiyle telgraf makinesini konuşturacaktı...
“Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özeldir.
İngilizler, bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu bastılar. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur.
(Manastırlı Hamdi)
Manastırlı Hamdi Efendi yeniden bizi buldu:
“Paşa Hazretleri, Harbiye telgrafhanesini de İngiliz deniz erleri işgal edip teli kestiği gibi, bir yandan da Tophane'ye giriyorlar. Bir yandan da zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit, 15 yaralımız vardır. Paşa Hazretleri, yüce buyruklarınızı bekliyorum.16 Mart 1920.”
Hamdi
Hamdi Efendi teli şöyle sürdürdü:
“İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orasına da el koydular sanırım. Tanrı korusun. Buraya da gelmesinler. İşte Beyoğlu telgraf görevlileri, müdürleri geldiler. Kovmuşlar. Bir saate dek burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim.
Hamdi
Baylar, bundan sonra artık Hamdi Efendi'nin sözünü işitmedik. İstanbul telgraf merkezinin de işgal edilmiş olduğu kanısına vardık.
İngilizler işbaşında
Nutuk’ta Mustafa Kemal, bu konuya oldukça geniş yer vererek şöyle izah ediyordu. “Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık. İstanbul'da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımız adamları içinden, bir kişinin çıkıp da, zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor.
Demek ki, hepsini heyecan ve çarpıntı kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş oldukları yargısına varmak, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü, burada açıkça söylemeyi millî ve vatan görevlerinden sayarım…”[1]
İşgal kuvvetleri “Hadi gidin artık” denildiğinde gidecek anlayışta değillerdi. Biz bunu her iki Körfez Harekâtı’nda, Libya’da, Suriye’de, Vietnam ve Afganistan’da gördük.
Atatürk’ü anlamamak
Günümüzde bazı maksatlı çevreler, kasıtlı olarak Mustafa Kemal’in milli mücadeleyi başlatan kişi olduğunu ısrarla kabul etmek istememekte ve bu büyük mücadelenin milletin gücüyle gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Oysa bugün söylenen bu sözleri zaten Mustafa Kemal dün söylüyordu. Millet olmadan hangi topraktan, hangi vatandan bahsedilebilirdi?
Büyük Atatürk!
Gırtlağına kadar terörizme bulaşmış bir kişiyi baş tacı eden belirli bir kitle karşısında hınç duymayan bazı çevreler, sana dil uzatıyorlarsa seni anlayamamışlardır. Adını bile terennüm etmek istemedikleri Türk milletini iyi tanıyamamışlardır. Hatta bir adım daha öteye gidersek, kökü çok eskilere dayanan Türk milleti kavramı, milli eğitimde ehil olmayan ellerde dahi bu yüce millete tam olarak anlatılamamıştır.
Bu vesileyle geçtiğimiz 9 Aralık 1945 tarihinde vefat eden ve mezarı Konya’da bulunan Manastırlı Hamdi Efendi’yi rahmetle anıyorum. Basınımızda kendisiyle ilgili yazı çıkmaması da ilginçtir. Başta Atatürk olmak üzere Milli Mücadele’ye katılan kahramanları saygıyla anıyor, rahmetler diliyorum. Eserleriniz ayaktadır, sizler hepimizin bağrındasınız. Nur içinde yatın!
[1] Nutuk’tan