1220’li yıllarda Moğol istilası sonucu Anadolu’ya gelmiştir. Ahi Evran, Anadolu’ya geldikten sonra Konya’ya gitmiş ve orada, Mevlana Celaleddin Rumi’nin can dostu Şems Tebrizi’ye biat ederek tasavvuf dersi almış ve bir derviş olmuştur. Konya uleması bu halden gücenmiş, Ahi Evran de ulemaya ve sultana gücenerek Kayseri’ye gitmiş, Debbağlık’la geçinmeye başlamıştır. Ancak ardında, Selçuklu başkenti Konya’da çok güçlü bir örgüt bırakmıştır. Ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, emirler, yani bölgenin saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul şartı, iyi ahlaklılık, yardım severlik ve cömertlik olduğundan teşkilata girenler, temiz, ahlaklı ve iyiliksever kişilerdi. Ahiler arasından yüksek sırada yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir. Ahilikte bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır: “Elini açık tut, Sofranı açık tut, Kapını açık tut, Gözünü bağlı tut, Beline sahip ol, Diline sahip ol.” Ahilik sisteminde para sadece geçimi temin etmek için kullanılan bir araçtı bu nedenle sadece kendi geçimlerini değil çevrelerindeki yardıma muhtaç insanlarında geçimlerine yardımcı olmak onların önemli ilkelerinden biri idi. Ahiler müşteri velinimetimizdir düşüncesiyle son derece dürüst ve de ilkeli bir esnaflık anlayışını benimsemiş ve kendilerine rehber edinmişlerdir. İşyerleri, aynı sanat dallarında faaliyet gösteren esnafın bir yerde toplandığı “arasta” veya "çarşı" ismini taşıyan iş merkezleriydi. Bu sayede tüketici aradığı mala rahatlıkla ve ucuz yolla sahip olma imkânına kavuşurdu. Dayanıklı tüketim malları cinsindeki çeşitli demir, bakır gibi madenlerden imal edilen eşyalar üzerine üreticinin bir işareti konulurdu. Bu işaret imal edenin "patendi-amblemiydi". Bu amblem o ürünün adeta kalite belgesiydi, çünkü bu ürün aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin övünç kaynağı ve şerefiydi. Bu bakımdan işyerinde çalışan çırak, kalfa ve ustalar bu şerefi birlikte paylaşırlar ve kendi ürünlerinin en iyi olması için gayret gösterirlerdi. Üretim esnasında çırağın veya kalfanın herhangi bir hatası derhal ustasına bildirir ve yapılan hata derhal düzeltilirdi. Yapılan araştırmalarda hileli mal imal edenlere cezalar verildiği ve yine de düzelmeyenlerin meslekten ihraç edildiğine dair belgelere rastlanılmıştır. Esnaflıkta dürüstlük esas olup hileli mal satanların mallarını geri iade edildiği kendilerinin cezalandırıldığına dair kaynaklarda bilgilere rastlanmaktır. Sattığı süte su katan bir sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibret-i alem için çarşı-pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satanın pekmezinin başına geçirildiği bilinmektedir. Elbise diktirmek isteyen birisi dükkâna geldiğinde terzi müşterisinin ölçüsünü aldıktan sonra kumaşı tartar ve ölçünün yanına bunu da not ederdi. Elbise hazır olduktan sonra, artan parça ve kırpıntılarla birlikte elbiseyi tekrar tartar ve ondan sonra müşteriye verirdi. Sekiz asırdan beri Müslüman Türkler arasında kullanılmakta olan "Pabucun dama atılması" deyimi örnek bir ahi uygulamasından kalmadır. Ahiliğin kurucusu ve esnaf ve sanatkârların piri olan Ahi Evran, ayakkabıcı esnafının bulunduğu çarşıdan geçerken onların yaptığı ayakkabıları inceleyerek, hileli gördüklerini kesip dama atar, dükkân kapatılır ve ayakkabı ustasının peştamalı kapının kilidine bağlanırdı. Müşteriye de yeni bir ayakkabı verilerek tüketicinin mağduriyeti önlenirdi. Böyle bir olay çok kısa bir zamanda esnaf arasında yayılır, "filanca ustanın pabucu dama atıldı" denilirmiş. Pabucu dama atılan usta, utancından haftalarca insan içine çıkamaz, kimsenin yüzüne bakamaz, kendini affettirmek için elinden geleni yaparmış hatta bazen de olduğu çevreyi terk etmek zorunda dahi kalırdı. Ahilik ahlâkıyla yetişmiş Osmanlı esnaf ve sanatkârında doğruluk esastır. Hileli satışa kesinlikle müsaade edilmezdi. Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verince; Yabancı tüccarın bütün ısrarlarına rağmen hayır cevabını verir ve bunu ben size söylememe rağmen siz kendi ülkenize gidince yanlış söylersiniz benim size hileli mal sattığımı söylersiniz o nedenle veremem cevabı ile doğruluk ve dürüstlüğünü ahilikteki ve Osmanlı ülkesindeki önemini ve tebaanın ahlaki durumunu göstermiştir. Bu örnek bile bize Gerek Selçuklu gerekse Osmanlıda ki esnaflık ahlak anlayışı hakkında ve ahilik teşkilatının esnafa kazandırdığı davranışlar ve beriler hakkında bilgi vermek için yeterlidir. Bu ve benzeri örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Tüm esnaf okurların Ahilik Haftaları’nı şimdiden kutluyorum.