Irak ve Suriye’de her gün insanlar insan hayatını kaybediyor. Türkiye Ortadoğu bataklığı ile Karadeniz Havzası’nda kaynayan kazanın içindedir. Türkiye, dış etkilere maruz kalmamak için milli direnç göstermekte, iç çatışmanın ortaya çıkmaması için de itidal ve soğukkanlılıkla tedbirlerini almaktadır. İçeride meydana gelen olaylar, bu tedbirleri sürekli olarak aşındırmakta ve halkın sabrını taşırmaktadır.
Nasıl bir süreçti?
Geçtiğimiz 10 yıl Türkiye’nin bir daha yaşamaması gereken bir süreçtir. Neler yaşamadık ki? Dedemin Paşabahçe Çukurçayır’da üç dönümlük bir yeri vardı. Bu geniş arazinin içinde bir yapı kompleksi, kuyu, üzüm bağı, meyve ve çiçek bahçeleri bulunuyordu. 1965 yılında satılmış, beş kardeş olan babamlar mirası bölüşmüşlerdi.
Satın alan kişi o geniş alanları parsel parsel satarak şekilsiz binalarla doldurmuştu. Ergenekon ve Balyoz davalarının görüşüldüğü yıllarda bir gün doğduğum evi görmek ve çocukluğumun geçtiği yerlerde gezmek için Çukurçayır’a gitmiştim. Meydandaki caminin kameriyesinde 7-8 yaşlı insan oturmuş, namaz vaktini bekliyordu. Selam verdim, kendimi tanıttım onlara. Dönem, askerlerin ve subayların itibarsızlaştırıldığı, herkesin konuşmaktan çekindiği bir dönemdi.
… Yaşlı olanlardan birisi alaylı bir şekilde “seni daha tutuklamadılar mı, daha dışarıda mısın?” demiş, generallere küfürler ederek rahatlamıştı. O kişiye gülerek, “bunu söyleyeceğini daha önceden söyleseydin, sana kına getirirdim” diye cevap vermiştim.
Canım çok sıkılmıştı. Türk ordusunun mensupları İstanbul’un işgal edildiği yıllarda bile bu denli küçük düşürülmemişti. Generaller tutuklanıyor, subayların sabaha karşı evleri basılıyor, aramalar yapılıyordu. Daha sonra genelkurmay başkanı bile hapse giriyordu.
İrtica nedeniyle YAŞ ihraç kararlarıyla ordudan çıkarılanlar için birtakım şerhler konuyor, belediyelerde amir pozisyonunda işler sağlanıyordu. Sivil hayata geçmiş olan emekli subaylar çeşitli bahanelerle işten çıkarılıyor veya iş müracaatları dikkate alınmıyordu.
Tutuklanma veya sorgulanmayı gururuna yediremeyenler intihar ediyorlardı. Hapiste yatanların hastaneye sevk istekleri alaylı bir şekilde geçiştiriliyor, sınırsız devlet tecrübesi olan bir devlet adamımız (!), hastaneye sevk edilen komutan sayısına bakarak “Ne kadar da hastalıklı insanlarmış. İyi ki biz bu komutanlarla savaşa girmemişiz…” diyebiliyordu.
Telefonla konuşmak istediğimiz muvazzaf devre arkadaşlarımız ise çekinir olmuşlar, “seni sonra arayayım mı?” demeye başlamışlardı. Bu dönem için çok kitap yazılacak, çok şey söylenecektir. Herhalde hapishane ve mahkemelerde gizlice çekilmiş resimler vardır ve ses kayıtları ileride ortaya çıkacaktır elbette.
Bir Belediye Başkanı
Bu gelişmelerden cesaret alan bir ilimizin Belediye Başkanı da Milli Mücadele’ye gönül vererek hayatını ülkesinin menfaatleri için hiçe sayanları küçük düşürmeye, Atatürk ve İnönü ile sürekli uğraşanların kervana dahil olmuş ve pervasızca Karabekir Paşa’ya saldırıyordu. Kendisine bu konuda gazetede bir yazı yazmıştım.
Kâzım Karabekir Paşa’yı ne kadar tanıdığını, onun hakkında kaç kitap okuduğunu, I. Dünya Harbi’nin tüm sebep ve sonuçlarını, o dönemdeki Kafkas bölgesinin etnik yapısını, bölge insanının iktisadi durumunu inceleyip incelemediğini sormuştum.
Hamidiye Alaylarının kuruluş amaçlarını, kimlerden teşekkül ettiğini, lâğvedildiği tarihe kadar nasıl kullanıldığını, Osmanlı Devleti’yle ittifak yapan Alman siyasetçilerinin ihtiraslarını ve “Almancı” geçinen Osmanlı yöneticilerinin basiretsizliğini, çaresizliğini, birbirleriyle çatışmalarını ve Rus mezalimine uğramış Kars insanının Karabekir Paşa’ya nasıl gönül verdiği sorularını yöneltmiştim; ama bir cevap alamamıştım.
Susun, Türkiye uyuyor!
Ülkeyi yönetenler milli günlere katılmamakla, yerel yöneticiler ise, “karşı tarafı tahrik etmeyelim” diyerek bayrağımızı çektirmemekle pasif irade ortaya koyuyorlardı. “Andımız”ın kaldırılmasıyla, T.C. ibaresinin silinmesiyle, Atatürk resimli paraların tedavülden çekilmesiyle ve alt üst (!) olmuş kimliklerle uğraşmak suretiyle milletin kafasını karıştırıyorlardı.
Bu nakaratlara, millete küfür eden adamlar, devlete posta koyan siyasetçiler, seçildiği şehrin caddelerine isimleri verilmiş Milli Mücadele kahramanlarının hatıralarını silmek isteyen belediye başkanları da katılmaya başlamıştı.
Bu hoyratlık, Milli Marşımız söylenirken ayağa kalkmayanlar güruhunu ve terennüm bile etmekten kaçınan ruhsuzları ortaya çıkardı. Bu ruhsuzlar bayrak indirme cesaretini gösterebiliyorlardı.
Sapla samanın karıştığı bu dönemde ilginç olan Öcalan’ın da bayrağı indirene tepki göstermiş olmasıydı. Yıllarca sen değil miydin, o bayrağa karşı haince hareket eden, gencecik masumları karakollara saldırtan? Yoksa sen de 50 yaşından sonra değiştiğini iddia edenler gibi değişime mi uğradın?
Gelecekte okuyacağımız kitaplar
Yeteri kadar rızıklandırılamadığına inananlar, menfaatinin kesilmesinden korkanlar, dünün küskünleri ve horlananları yarın kitaplar yazacaklar… İşlerin sarpa sardığını görünce kendisini aklamaya çalışanlar da destek verecek bu kişilere... Çok kitap yazılacak bu dönem için.
Bugünün küçükleri yarın büyüyünce okuyacak o kitapları… Mahkemelere çıkarılan onca insanın kumpaslarla, bilmezkişi (!) raporlarıyla ve ezici kararlarla nasıl içeriye atıldıklarını… Yolsuzlukların ayyuka çıktığını, ağır hükümlerle yargılanması gerekenlerin mahkemeye bile çıkarılmadığını, adalete duyulması gereken güvenin sarsıldığını… Okuyacağız, okuyacaklar ve yüreklerimiz kanayacak… Bizim nesilden hesap sormaya kalkmazlar inşallah! Nasıl hesap veririz bilmiyorum.