Çevresindeki ülkelerin petrol denen servetin içinde yüzmelerine rağmen İsrail’in bu zenginlikten yoksun olması ve önceden Saddam gibi bir diktatörle günümüzün İran yöneticilerinin tehditkâr davranışlarına maruz kalması İsrail’in ister istemez gözlerini komşularının topraklarına çevirmesine neden olmaktadır. Ayrıca Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde az da olsa Musevi toplulukların bulunması bu devlet için bir ilgi alanı oluşturmaktadır
İsrail’in başında bir de Filistin meselesi vardır. Bu karmaşık olguyla yıllarca mücadele etmiş ve tek başına çözmeye çalışmıştır. Batı’dan destek bulamıyor, Türkiye ile karşı karşıya geliyordu. Türkiye tavrını değiştirmeyince PKK terörünü desteklemeye ve Türkiye’nin Filistin meselesinden uzaklaşmasını sağlamaya başlamıştı.
Türkiye’yi hem meşgul etmeyi hem de zarara sokmayı düşünmüştü. İsrailli yöneticiler, ABD ile birlikte stratejik ortaklık kavramını yarattılar ve Kudüs’ün başkent olarak ilanını ABD’ye onaylattırmak suretiyle bir emellerine daha kavuşmuşlardır.
İsrail’in gerçekleştirmek istedikleri
İsrail, kaliteli ve giderek süratle artan nüfusunu besleyecek kaynak ve topraklara el atmak istiyordu. Bu maksatla;
- Hedefinin önüne geçebileceğine veya hedeflerine zarar verebileceğine inandığı
ülkelerin aleyhinde faaliyette bulunmak,
- Kendi nükleer gücünü arttırmak, İran’ın nükleer güce kavuşmasını engellemek,
- Dünyanın güçlü lobileriyle işbirliği yapmak emellerini gerçekleştirmek istemesi kendisi
bakımından doğaldır.
Emperyalizmin hedefleriyle yöntem beraberliği
Komşuları da İsrail’in bu niyetlerini sezdikleri için hep tedirgin yaşamaktadırlar. Kaygı ve şüphelerle yaşanan bu topraklara barışın gelmesi ve huzura kavuşulması mümkün olmamaktadır. İsrail’i bekleyen yegâne önemli konu ise, bugünkü insan hakları ihlâllerinin bir gün hesabını vermek zorunda kalacağıdır.
Doğu Avrupa ve Balkanlarda başlayan bölünme ve parçalanmalar, bütün hızıyla devam ederken emperyalizme hizmet etmeyen meşru iktidarlar devriliyor, dış müdahaleler hız kesmiyordu. Sırada Suriye, Venezuela, Kuzey Kore, Libya, İran, Pakistan ve Türkiye vardı. Esasen Suudi Arabistan eliyle Yemen’de bir facia yaşanıyordu.
Hem mazlumu hem zalimi oynamak
İsrail, hedeflerini gerçekleştirmek için hem Irak’ın hem de Suriye’nin kuzeyinde kendisine müzahir unsurların yerleşmesi için PKK ve PYD/YPG ile işbirliği de yapmaya başlamıştı. Burada kurulacak bir kukla devlet, İsrail’in güvenliği için gerekli görülüyordu.
Irak’ın kuzeyine Türkiye’nin yaptığı operasyonlara şiddetle karşı çıkan ve devamlı konuşan İsrail, yine Türkiye’nin Suriye’ye toprakları üzerinde yaptığı operasyona fazla müdahil olamamıştı.
Marmara gemisi
İsrail, yardım amaçlı sefer yapan Marmara gemisine saldırmış, dokuz insanımızın ölümüne, 30 civarında insanımızın da yaralanmasına neden olmuştu. Bu operasyon, korumasız ve tamamen insani amaçlara yönelik seyir halindeki bir gemiye yapılmış gayet basit ve küçük çaplı nokta operasyonuydu.
Oysa Türkiye’nin bugün icra ettiği operasyon, İsrail’in günlerce övündüğü üç beş helikopter ve bir iki uçakla yapılmış bir operasyona benzemiyordu. Üstelik büyük abi (!) ve herhangi bir lobi desteği de yoktu. 32 km derinliği ve 440 km uzunluğu olan bir alanda hava desteği sağlanan zırhlı birliklerin harekâtı söz konusuydu.
Yani sözün kısası, “Dünya beş’ten büyük”tü. Türkiye de bu beş’in sahip olduğu haklara sahip olduğunu göstermişti. Savunmasız bir gemiye icra ettiği küçücük bir operasyon gurur duyan (!) İsrail, Türkiye’nin son zamanlarda yaptığı operasyonlar karşısında duraklamıştı.
Kim bilir, belki bir gün Yahudi lobisinin desteği olmadan seçilen bir ABD Başkanı seçilir, İsrail de hesap vermek zorunda kalır?