Lübnan’da son zamanlarda bir şeyler oluyor. Siyasi parçalanmışlık ve Hizbullah’ın Suriye’deki savaşa dahil olması, Lübnan’ı şiddetin odağı haline getirmiştir. Uzmanlar, Hizbullah’ın Suriye’de Esad rejiminin safında savaşmasının, şiddet yanlısı grupları harekete geçirdiğini, bu durumun da Lübnan’ı şiddet sarmalına sürüklediği görüşündedir.
Aslında Lübnan 2005 yılında istihbarat yetkilisi Visam Hasan’ın öldürüldüğü bombalı saldırının ardından bu yana karışıklıklara ve gerilimlere sahne olmuştur.
Suriye işgal yılları
Eski başbakanlardan Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005’te Beyrut’ta bombalı saldırıda hayatını kaybetmesi, şüpheleri Lübnan’da 29 yıldır askeri varlığını sürdüren Suriye yönetimine çevirmişti. Suriye’nin bu ülkedeki varlığını sonlandırması için yapılan baskılar üzerine Suriye askeri 26 Nisan 200%2te Lübnan’ı terk etti.Lübnan’da 1975 yılında başlayan iç savaş 1990’a dek sürmüş; İsrail, Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) iç savaşın ana aktörleri konumuna gelmişti. Savaşın başlamasından kısa süre sonra Suriye yaklaşık 16 bin askerle Lübnan’a girmişti. İsrail ordusu ise 1978 ve 1982 yıllarında Lübnan topraklarını işgal etmişti. 2000 Mayıs’ında güneyde silahtan arındırılmış bir bölge bırakan İsrail Lübnan’dan çekilince Suriye askerlerinin ülkeden tamamen çekilmesi ise 2005 yılını bulmuştu.
Lübnan, 2008’in ilk üç ayında devam eden devlet başkanlığı krizinin paralelinde birçok şiddet olayı gelişti. Militanlar silahlanmış ve şiddet sokağa inmişti artık…
Günümüzde
Lübnan’da sağlanamamış olan uzlaşma nedeniyle Devlet Başkanlığı seçimi 13 kez ertelenmişti. Eğer bu kez de ertelenmezse 11 Şubat’ta seçim yapılması beklenmektedir. Arap Birliği’nin çözüm için ortaya koyduğu çabaların olumlu sonuçlanmasının zor bir ihtimal olduğunu da söylemek mümkündür.
Ülkedeki nüfusun yarısının desteğine sahip olan ve askeri avantajları elinde bulunduran Hizbullah ise, seçim çalışmalarında ortaya koyacağı tavizleri hükümete kabul ettirmek istiyor. ABD, İran, Suriye olayı yakınen takip etmekteyken meraklı Melâhatlar, çıkarcı ve goygoycu ülkeler S. Arabistan, Fransa, İsrail de bu mücadelede taraftırlar.
Osmanlı hâkimiyetine geçiş
Doğu Akdeniz’de yer alan küçük ülke Lübnan, tarih boyunca büyük dertler yaşamış ve 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiştir. 400 yıllık süre içinde Osmanlı sanat anlayışı ve kültürü benimsenmiştir.
16’ncı yüzyıldan beri dünya üzerinde sömürgeler üreterek İngiltere ile yarışa giren Fransa, 1840’lı yılların başından itibaren Lübnan’da Maruni ve Dürzîler arasındaki çekişme ve çatışmalarda taraf olmuştur.
Fransızlar Marunilerin, İngilizler de Dürzîlerin yanında yer almışlardır. Her iki devlet, Gerileme Devrini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu bölge üzerindeki kontrol ve müdahale imkânının zayıf olduğunu gayet iyi değerlendirmişler ve istifade etmeye başlamışlardır.
Fransız etkisi
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonunda Lübnan’ın ve daha kuzeydeki Suriye’nin petrol sahalarını ele geçiren Fransızlar, Doğu Akdeniz’e egemen olmuşlar, hatta İstiklâl Savaşı’mızın hemen öncesinde Anadolu’nun güneyi ve güneydoğusundaki bazı illerimizi dahi işgal etmişlerdi. (Atatürk’ün ölümünden sonra, 1939 yılında Hatay topraklarımıza katılmıştır.) Lübnan’ın 1943 sonunda bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte Fransa, bu topraklardan çekilmesini tamamlamış; ancak ilgisini eksiltmemiştir.
İsrail, 1982’de Lübnan topraklarının bir bölümünü işgal etmiştir. Bu tarihten hemen sonrasıyla Bekaa Vadisi’nde terör elemanlarının yetiştirilmesine sağladığı destekle Lübnan sık sık gündeme gelmeye başlamıştır.
Lübnan Parlamentosu, hasmane bir tutumla 2001 yılında sözde Ermeni soykırımını kabul etmiştir. (Fransa’daki Ermeniler, 18 Ocak 2001 tarihinde Fransız Ulusal Meclisi’nin sözde soykırım yasasını kabul etmesinde önemli rol oynamışlar ve Lübnan’daki Ermenileri de etkilemişlerdir.)
Osmanlı’dan sonra
Lübnan Cumhurbaşkanı Avn, Lübnan Devleti’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü dolayısıyla bu yılın eylül ayında yaptığı televizyon konuşmasında, "Osmanlı boyunduruğundan kurtulma girişimlerin tümünün şiddet, cinayet ve mezhep çekişmesiyle sonuçlandığı" iddialarını öne sürmüştür.
Avn, "Osmanlıların özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Lübnanlılara uyguladığı devlet terörünün, kıtlık ve zorla çalıştırma dahil olmak üzere yüz binlerce kurbanla sonuçlandığını, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Osmanlıların hezimeti ve Fransız nüfuzuyla birlikte ülke tarihinde yeni bir döneme geçildiğini, Osmanlıların Lübnanlılara devlet terörü uyguladığını" ifade etmiştir.
Cumhurbaşkanı Avn, söz konusu gelişmelerin ardından 1920’de Büyük Lübnan’a ve sonrasında bağımsızlığa kavuştuklarını ifade etmişti.
Karşı görüşler
Bazı siyasiler sepetinde pamuk (!) olmadığı halde siyasetten, hukuktan, ekonomiden anlar ve sürekli atar tutar. Lübnan Cumhurbaşkanı’na Lübnanlı tarihçi Prof. Dr. Halid el-Cundi’nin açıklamalarıyla cevap vermek isterim:
Cundi, Cumhurbaşkanının, Osmanlı Devleti'nin Lübnanlılara karşı şiddet uyguladığı yönündeki açıklamasının gerçekleri yansıtmadığını, Osmanlıların bölgeye gelişi sırasında Araplar ile yaşadıkları bir şiddet olayının bulunmadığını hatırlatmıştır. Cundi, "Büyük Lübnan" diye bir şey olmadığını, o dönemde Lübnan'ın "Beyrut Vilayeti", "Sayda Vilayeti" ve "Trablusşam Vilayeti" gibi birkaç vilayetten oluştuğunu kaydetmiştir.
Osmanlı döneminde Lübnan’da inşa edilen çok sayıdaki kilise olduğunu belirten Cundi, bunların çoğunun Osmanlı Devleti’nin fermanları doğrultusunda yapıldığını vurgulamıştır. Bölge halkları arasında ayırımcılık yapan ve Osmanlı yapılarını yıkan Batılı güçlerin Avn tarafından “sömürgeci” yerine “nüfuz” sahibi olarak nitelendiğine işaret eden Cundi, Osmanlı sonrasındaki Batılı güçlerin bölgedeki zenginlikleri yağmaladığını ifade etmişti.
Osmanlı Devleti’nin din ve ırk ayırımı yapmaksızın tüm vatandaşlarına adil davrandığını, anlatan Cundi, Osmanlı’nın, Lübnan’daki farklı din ve mezheplerden oluşan toplum yapısını ayakta tutan fermanlar çıkardığını kaydetmiştir.
Ben de şu kadarını söyleyim: madem 1920 yılında bağımsızlığa kavuştunuz, bugüne kadar olan bitenden de sizler sorumlusunuz. Neden ülkenizin siyasi birliğini sağlayamadınız, neden halkınıza refah sunmadınız?