Soykırım zırvası
Ermeni derneklerinin koordinasyon konseyi olan Ermeni Organizasyonlar Koordinasyon Konseyi’nin (CCAF) gelenekselleşen yemeğine davetli olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 6 Şubat 2019 günü yaptığı konuşmada, 24 Nisan gününü “Ermeni Soykırımını Resmi Anma Günü” ilan ettiğini açıklamıştır.
Macron daha sonra twitterda yaptığı paylaşımda, "Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz" ifadelerini kullanmıştır. Aslında Fransa, PKK’ya vefasını göstermek için 2001 yılında1915 olaylarını 'soykırım' olarak tanımıştı. Macron ise, 2017’deki seçim çalışmalarında “24 Nisan’ı resmi anma günü” haline getirmeyi vaat etmişti.
BBC Türkçe’ye göre Macron, bu adımla ilgili olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı önceden bilgilendirdiğini ifade ederek "IŞİD’e karşı mücadele, insan hakları ve sivil özgürlüklerin yanı sıra soykırım konusunda da Türkiye ile fikir ayrılıklarımız var" demişti.
Macron Ankara ile diyalog kanallarını açık tutmak istediğini de ifade etmişti.
Macron-Merkel ikilisinden düet
Ben de bu hafta içinde yayımlanan “Macron Merkel ikilisinden düet” başlıklı yazımda,
“AB’nin iki lokomotif ülkesi Almanya ve Fransa, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle yaptıkları yardımı keseceklerini ifade ettiler. Sivil halka karşı Türk ordusunun zarar verdiğini belirtmişler. Hem Sayın Merkel’e hem de Sayın Macron’a hatırlatmak istediğim hususlar var.” demiştim.
Daha önce Fransa’nın Afrika’da yaptığı zulüm ve soykırımları yerli kaynaklardan yazmıştım. Şimdi yazacaklarımı ise, Osmanlı veya Cumhuriyetimizin kaynaklarından veya Türk insanının düşüncelerinden değil, bizzat Prof. Dr. Michel Chossudovsky ve Belçikalı ekonomist Pierre Galand’ın ortak çalışmalarından aktarıyorum. Umarım bir Fransız bu yazıyı okur da bana da soru sorar:
Ruanda Soykırımı
Bu soykırım, stratejik ve jeopolitik amaçlara hizmet etmiştir. Etnik katliamlar, Fransa’nın güvenilirliğine büyük bir darbe olup Orta Afrika’da ABD’ye yeni sömürge bölgelerinin kapılarını aralamıştır.
Ruanda’nın başkenti Kigali, Fransız-Belçika sömürgesi durumundan, sürgün edilmiş Tutsilerin yönetimindeki RPF (Rwandan Patriotic Front) hükümetinin eline geçmiştir, yani İngiliz-Amerikan sömürgesi haline gelmiştir. 1994’de sürgünden dönen Tutsiler, Hutulara ait firmalara ve işyerlerine el koymuşlardır..
Ruanda ordusu (RPA), İngilizce ve Kinyarwanda dilinde işlev görmeye başlamıştır. Fransa-Belçika’ya bağlı üniversite, İngilizce olarak eğitim vermeye başlar. İngilizce, Fransızca ve Kinyarwanda ile birlikte resmi dil olacak; ama Fransa’nın politik ve kültürel etkisi zamanla silinecektir. ABD-Washingon, Fransızca konuşan sömürge ülkesinin yeni efendisi olur.
Édouard Balladur Başkanlığındaki zamanın Fransız hükümeti Bakanlarından Bernard Debré, şöyle demektedir:
“Herkesin unuttuğu bir şey var; bir tarafta Fransa varsa, Amerikalılar diğer tarafı destekliyordu, Ugandalıları silahlandırdılar, onlar da Tutsileri silahlandırdı. Fransızlar ile Anglo-Saksonlar (Amerikan-İngiliz) arasında bir hesaplaşma olarak göstermek istemem, ama gerçekler söylenmeli.”
Gerçek sebep
Ruanda Soykırımı’nın gerçek sebebi, Avrupalı sömürgecilerin, Hutu, Tutsi, Bantu halkları, Ruanda, Burundi ve Kongo bölgesinin yerel halklarıdır. Ayrıca bölgede Twa adı verilen yerel halklar da yaşamaktadır.
Tutsiler, (Köken itibariyle Kuşitler – Cushite) 14’üncü yüzyılda Etiyopya’nın dağlık bölgelerinden Ruanda’ya göç etmişlerdir. Tutsiler, uzun boylu ve nispeten ince yapıdadırlar ve nüfus olarak %15’i geçmemelerine rağmen bölgeyi fethederler.
Piramitsel bir politik yapı kurarlar, Hutulara sözlerini geçirirler, yönetim azınlık olan Tutsilerin elindedir ancak 19’uncu yüzyıla gelene kadar Hutularla aralarında bir sorun yoktur. 19’uncu yüzyıla gelindiğinde iki sorun baş gösterir. Bu sorunlar Tutsi ve Hutular arasındaki ırksal, etnik gerginlikleri artırır.
Sorunlar
Sorunlardan biri arazi paylaşımı, diğeri de Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleridir. 1800’lerin sonlarında Alman sömürgeciler bölgeye geldiğine, Tutsilerin Hutular üzerindeki egemenliğini onaylarlar. Sömürgecilerin ‘gerginliğe’ en kötü katkısı “Irk Bilimi”ni devreye sokmalarıdır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Ruanda’nın kontrolü Belçika’ya verilir. Belçikalılar, Hutu ve Tutsiler arasında ayrımcılığı ve bölünmeyi daha da arttırır. Belçikalılar, (Nazi Almanyası’nda da kullanılan) Öjenik (Irk Islahı) tezini kullanırlar. Örneğin, ‘kafatası boyu büyük olan’ daha fazla beyne sahip, ‘boyu uzun olan’, ‘deri rengi daha açık renkliler’ vb. özellikler, Avrupalılara göre, Tutsilerin, Hutulardan üstün olduğunu ve Tutsilerin Avrupalılara daha yakın olduğunu göstermektedir.
Belçika’nın attığı son adım, Ruanda’da kahve üretimini başlatmasıdır. Çoğunluğu Hutu olan köylü çiftçiler, Tutsi memurlarının denetiminde Corvée sistemi eşliğinde ölümüne kahve çekirdeği yetiştirmek zorunda bırakılırlar. Corvée sistemi, ‘köleliğin bir adım üstü’ anlamına gelmektedir. Birçok Hutu çiftçisine, her gün işe başlamadan önce 10 kırbaç darbesi vurulur ki, iş kurallarının ciddiyetini hatırlasın. (Devam edecek)