SON DAKİKA
reklam
reklam

!f’de Şifa Dolu Filmler Vardı

Köşe Yazarı: Sinan ERDOĞDU   Eklenme Tarihi: 23 Mart 2017, Perşembe - 10:00   Okunma Sayısı:

!f İstanbul, bu yıl da dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızları ve usta yönetmenlerin son filmlerini Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 34 ülkeden 146 yönetmenin toplam 126 filminin gösterildiği festivali  sadece İstanbul’da 80 bin kişi izledi. Festival, 2 Mart-5 Mart tarihleri arası Ankara ve İzmir’de  film gösterimleri yaparak  sona erdi.
Tabi Mart’da Akbank Kısa Film Festivali ve Flimmor Kadın Filmleri Festivali   ,Nisan’da da İstanbul ve Ankara Film Festivalleri olacak.Mayıs’da TRT Belgesel Günleri, Uluslararası İşçi Filmleri Festivali ,Çevre Filmleri Festivali, Haziranda ise Documantarist ve İfsak Kısa Film Günleri bizlerin dikkatle takip edeceği yılın ilk yarsındaki diğer önemli etkinlikler olacak. Tabi Baba tarafından memleketim  olan “Dadaşlar Diyarı “ Erzurum da, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesince her yılın Mart ayında Türkiye ve yurt dışındaki öğrenci ve akademisyenlerinin katılımlarıyla düzenli olarak gerçekleştirilen, film oylamalarının “on-line” olarak gerçekleştirildiği  halen tek festival olan   Uluslararası Kar Film Festivali’ni de es geçmeyelim. 
Bu yıl 10. kez düzenlenen Keş!f Uluslararası Yarışma’nın jürisi, ödülü İranlı yönetmen Reza Dormishian’ı “yılın keşfi” seçti. “In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde” filmiyle Mısırlı yönetmen Tamer El Said, Jüri Özel Ödülü ve SİYAD Ödülü olmak üzere geceden iki ödülle birden ayrıldı. Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması’nın birincisi, Arap Baharı’nı konu alan “The War Show/Savaş Şovu” seçilirken, Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülü ise Pınar Yorgancıoğlu’nun “Nebile Hanım’ın Solucandeliği”ne gitti.
Ödülü kazananları en içten dileklerimle kutluyorum. Bu arada bir teşekkürü de  Festival Yönetmeni: Serra Ciliv,  Festival Yardımcı Yönetmeni :Pelin Turgut, Basın ve Halkla İlişkiler Koordinatörü:Uğur Yüksel, Dijital Medya Koordinatörü ve Festival Programlama Asistanı: Zaferhan Yumru ve Türkiye'den Kısalar Koordinatörü Engin Palabıyık başta olmak üzere tüm !f ekibine ve çok değerli sinemaseverlere gönderiyorum.
Tabi; !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilmesi planlanan Haluk Bilginer'in başrolünü oynadığı ‘Son Şnitzel’ isimli filme eser işletme belgesi verilmemesi ve filmin  gösterimin iptali çok tartışıldı .Burada Eser İşletme Belgesi ya da resmi adı ile “Zorunlu Kayıt Tescil Uygulaması” hakkında kısa bir bilgi vereyim. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun 13 üncü maddesinde düzenlenen maddeye göre müzik, sinema ve bilgisayar oyunları ticari dolaşımdan önce bu belgeyi almaları şart. Amacı eser sahibini  ve telif hakkını korumak olan bu uygulama son birkaç yıldır festivallerde de uygulanıyor. Şimdi bazı filmler vardır içeriği gereği sinemada gösterilmesi zordur.Örneğin;şiddet içeriği epey fazladır.Ya da kamu vicdanını rahatsız edebilecek türden içerikler vardır.Veya cinsellik vardır.  Bu türden yapıtlar için kısıtlı ve özel koşullarla olması kaydıyla da olsa özel bir gösterim imkanı tanınmalı. Bu nedenle “Zorunlu Kayıt Tescil Uygulaması” özel gösterimlere imkân verilebilmesi  kaydıyla festivallerde biraz  esnek tutulmalı. Benim de  şahsi görüşüm bu şekilde.  Ben bu görüşü katıldığım  “Olasılıklar Randevusu: !f 2017 Türkiyeli Kısalar Yönetmenleri Buluşuyor” etkinliğinde de paylaştım tabi. 
Bu arada filmin yönetmenleri şimdilik  çokça merak edilen filmi Türkiye’deki Yarışma ve Festivallerde  değil ancak  Uluslararası Yarışma ve Festivallerde  göstereceklerini söylediler. Bunu da filmin yönetmenlerinden olan   İsmet Kurtuluş aynı etkinlikte de ifade etmişti.    Bana sorarsanız Haluk Bilginer'in oynadığı her hangi bir iş zaten merak edilir. Ben de bu olaydan önce bu filmde  zaten Haluk  Bliginer oynuyor diye merak ediyordum. Belki bazı insanlar olaydan sonra;farklı gereçlerle filmi merak etmiş olabilirler.  
!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ne gelirsek “Şifa Veren” bir festival olmayı başardı. Bu sene izleme fırsatı yakaladığım filmlerin bir çoğu şifa verir nitelikteydi. Örneğin  Reza Dormishian’ın ödül kazanmış olan Lantouri’yi ele alalım. Film adını Tahran sokaklarında gündüz vakti insanları soyan, şehrin zengin kuzey bölgesindeki evlere giren bir çetenin isminden alıyor.Kadına yönelik bir şiddet eylemi üzerinden ki ; baş karakterin yüzüne kezzap atılıyor şiddeti her boyutu ile ele alıp sorgulayan bir film. İsminin “Bağışlama” olması daha doğru olurdu. Ayrıca:Kayhan Kalkor’u da filmin ritmine uygun düşen müzikleri için tebrik ediyorum. 
Müzik demişten müziğin birleştirici tarafını ablamla izlediğim bir filmde gördüm. The Rolling Stones’un  2016 turnelerinin son ayağı olan Havana konserinin perde arkasını anlatan “The Rolling Stones Olé Olé Olé!: A Trip Across Latin America” grubun tarihindeki en önemli anlardan birisine, Havana’da verdikleri ücretsiz, 1.2 milyon kişinin coşarak izlediği efsanevi saatlere tanıklık ediyor.Bu filmin birleştirici tarafı  şu ki;farklı ideolojik ve siyasi yapılara sahip olan Küba ve A.B.D’nin insanlarını ve müzikal kültürlerini bir araya getirmesidir. 
Yine; : Caz müzisyeni  İlhan Erşahin'in New York /East Village’da kurduğu ve New York’un müzik kültürünü etkilemiş Nublunyc'nin hikâyesini anlatan “Nublu” İf Music kapsamında gösterilen bir başka filmdi. Sercan Sezgin’in belgeseli beni Caz konusunda daha fazla merak ettirdi. Tabi; Butch Morris’i araştırma imkanı buldum.Büyük bir kompozitörmüş Morris. Ritimleri tutturup onları müzik aletleriyle  ve ekiple beraber harmanlamak kolay değil.Tüm başarılı kompozitörlere saygı ve selamlarımı gönderiyorum kıymetli okurlarım. 
Yeni Türkiye Sinemasının 4 kurucu üyesinden olan  Reha Erdem’in son  filmi Koca Dünya babalarını ret eden ve büyüme ve olgunlaşma sürecini  sosyal gerçekçilik üzerinden işliyor. Yakında bu filmle alakalı eleştirimi paylaşacağım . Ancak; kafamdaki başlığı sizle paylaşacağım. ” Koca Dünya: Doğa Safi- İnsan Kirli”
!f İstanbul Bağımsız Filmler Festival’inde ‘’Ev’’ bölümünde  yer alan Lüfer /Bluefish Belgeseli  ise şu tanıtım yazısıyla dahi denizlerdeki tehlikeyi anlamamıza yardımcı oluyor.
““Lüfer denizlerin canavarı, pirinası, kendi boyundan küçük hatta boyuna eşit her tur canlıya saldıran dişlerinin sivriliği ve yüzüş hızıyla Boğazın en acımasız avcısı. Palamut sürülerine saldırdığı, kendi türünü yiyen bir yamyam olduğu ve hatta yunuslara bile saldırdığı anlatılmakta. Milyonlarca insanın her gün üzerinden geçtiği ve neden her sene geldiğini tam olarak bilmediği, efsanelere konu olmuş Boğazdan gecen canavar bir balık ! Boğazda hikayeleri anlatılan, panik içerisindeki sürüler, yüzerken yalılara toslayan dev mavi yüzgeçli orkinos ve onun pesinde gelen büyük beyaz köpekbalıklarını kaybettik. Marmara’da bolca avlanan ıstakozları, Boğazın dalyanlarında avlanan kılıç balıkları, Akdeniz fokları terk etti 1960’larda, son olarak ta Boğaz’ın uskumrusu. Lüfer sıradaki mi?”
Bu yıl Belgesel Sinema adına  çekilen en etkili işlerden olan Lüfer; yeterince  destek bulanamadıkları için uzun bir sürece yayılmış. Kısa filmcilerde aynı sorundan yakınıyorlar. Bizde sinemacılara elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Bu arada !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Defne Koryürek’le de tanışmama vesile oldu.Yemek kültürümü benim için  biraz olsun geliştiren bir isim olan Koryürek niteliğe önem veriyor.GDO’ya da yediğimiz yemeklerin bir birebire benzemesine yol açtığı için açıkça karşı.Yanlız;genetik biliminin de insanı geliştirmeye teşvik etmesine yol açtığı için karşı değil.Onun karşı durduğu husus; genetiğin doğal yapıya  ve çeşitliğe zarar vermesi. GDO tartışmaları daha uzun yıllar gündemdeki yerini koruyacak. 
Şimdi o kadar çok yazmak istediğim  film var ki !f’de. Bir kısmını da; yeri ve zamanı geldiğince de  paylaşacağız kıymetli okurlarım . 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam