Osmanlı dönemi
Dersim’in yoksul insanı, devletine bağlı yaşamakla beraber bazı aşiretler gasp ve soygun hareketlerine yönelmiş, şekavet olaylarını önlemek isteyen Osmanlı Devleti de bu bölgede yıllarca jandarma baskısı uygulamıştır. Neden böyle davranıldığı araştırılmadan sadece küçücük bir kesit olan Cumhuriyet döneminin ve bu dönemde yaşananların bazı çevrelerce tahripkâr bir şekilde ele alınması biraz düşündürücüdür.
Sorunun temelinde, Osmanlı Devleti’nin Tunceli (Dersim) bölgesinde “iyileştirme” ilgisinin azlığı yatmaktadır. Devlet bu bölgeye ekonomik imkân ve kolaylıklar sağlayamamış, tarım ve hayvancılığı ileri seviyelere çekememiştir. Örneğin; 1849 yılında Hakkâri’deki aşiretlerin iskânını bir sonraki yıla bırakmıştır.
Katı bir asker alma sistemin yanında adeta gaspa dönüşen bir vergi tahsil sistemine boyun eğdirilen yoksul aileler, çocuklarını askere göndermekten ve mültezime vergi borcunu ödemekten kaçınmıştır. Büyük çoğunluğu gaspçı aşiretler tarafından her gün soyulmak ve öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan halk, şiddet ve baskı içeren politikalar karşısında devlete olan güvenini yitirmiştir.
Osmanlı Devleti zayıflayan devlet otoritesini yeniden sağlamak maksadıyla 1907, 1908, 1909 yıllarında ve I. Dünya Savaşı içinde 1916 yılında tedbir almak zorunda kalmıştır.
Cumhuriyet yönetimine geçiş
Osmanlı Devleti’nin uyguladığı tedaviye dönük olmayan politikalar, zaman zaman ayaklanmalarla karşılık bulmuş, kanayan bu yara Cumhuriyet dönemine de taşınmıştır. Kurulduğundan 1938’e kadar 15 yıl geçmiş olmasına rağmen Cumhuriyet döneminde de yoksulluk, hırsızlık, gasp ve öldürme gibi eski alışkanlıklar devam etmiştir. Dersim’in içten içe kaynadığını fark eden devlet, bölgeye gönderdiği heyetlerden inceleme raporları alınca bir idari ıslahat yapılması gerektiğine karar vermiştir.
1926 Koç Uşağı Tedibi’ni 1930 Pülümür Harekâtı takip etmiştir. Bundan sonra Dersim’deki idari teşkilât yapısı yeniden ele alınmış, kendisini sürgün gören memurlar bölgeden çekilmek suretiyle yerlerine tecrübeli ve iyi yetişmiş olanlar tayin edilmiştir.
Halk, hükümetin tahakküm vasıtası olarak gördüğü adli makamlara güvenmediği için bu mekanizmada da iyileştirme ve değişiklikler yapılmıştır. Bazı okul ve sağlık ocakları açılmış, yol yapımı için çalışmalar başlatılmıştır. Devletin yaptıkları ve yapmak istedikleri kabaca bu şekilde açıklanabilir.
Günümüzün gözüyle
78 yıl önce meydana gelen bir olay, iktidar ve ana muhalefet partileri arasında çekişme konusu olmuştu. Basında, siyaset adamlarının ağızlarında ve sağlam kaynaklara dayanmayan kitaplarda yer alan Dersim olayları, özellikle Kürt siyasetçiler tarafından Kürtlere karşı yürütülen “etnik katliam” söylemleriyle zikredilmeye başlanmıştı.
Partilerin çok sesli koroları, repertuar dışına taşarak her kafadan seslerin çıktığı bir ortama dönüşmüş, kontrolsüz demeçlerle konu bambaşka mecralara kaymıştı. Bazı televizyon kanallarına çıkan konuşmacılar devleti suçlu ilan ediyorlardı.
Çıkarsamalar
Aslında her yönden tahkik ve tahlil edilmesi gereken Dersim olayı, ibretlik sahnelerle doluydu. O gün devleti tenkit ve itham niteliğinde söylenenlerle bugün Güneydoğu Anadolu bölgemizde icra edilen operasyonlara karşı söylenenler arasında bir fark yoktur. Hatta devletin zehirli gaz kullandığı iddiasına bugün bile bir HDP milletvekili tarafından başvurulmuştur.
Sayın milletvekilimize şunu hatırlatmak isterim: Havada ve suda renk, tat ve koku farklılığı tespit ettiğiniz bir yer oldu mu? Elinizde rapor var mı? Hastanelere intikal eden cilt ve solunum yolu rahatsızlığı var mı?
Dünya bizi izliyor. NATO envanterinde diye bize tank kullandırmayan Batı, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için kimyasal silah kullandırır mı? Kimyasal silah veya gaz kullanılan yere birliklerimizin girebilmesi için gaz maskesi takması gerekir. Başında hiç gaz maskesi olan asker veya polis resmi gördünüz mü?
Hiçbir komutanın böyle bir riske girmesi, yasal dayanağı olmayan bir işe yönelmesi mümkün değildir. Kaldı ki, harp hukukunu sizden iyi bildiklerine de asla şüphe yoktur. Ele geçirilen teröristlerin ifadeleri basın ve yayın organlarında veriliyor. Onları dinlemediğiniz ve izlemediğiniz de anlaşılıyor.
Mukayese
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde dün çıkan isyanların çıkış noktaları, uygulanan taktik ve bastırma yöntemleriyle bugünküler arasında hiç fark olmadığı ortada… Belki geçmişte geniş bir alan üzerinde noktalar halinde kalkışma ve direniş olmuş, bugün kitleler halinde kalkışmalara teşebbüs edilmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında ayaklananlar, yurt dışına kaçmış, günümüzde yurt dışında yuvalanmış terör unsurları sınırlarımızdan içeri girerek vur-kaç yapmışlardır. Dün ayaklanmacılara Batı’nın bazı ajanları destek vermiş, günümüzde neredeyse Batı’nın tamamı destek vermektedir.
Devleti temsil edenler, bugün benzer bastırma yöntemlerini uygulamaktadırlar. Dersim’i tenkit devri bitmiş gözüküyor. Aksi takdirde konu, Türkiye’nin zayıf taraflarını yakalamaya çalışan Batılı şer odakları ve STK’lar tarafından yakın takibe alınacaktır.
Devlet kendi hükümranlık sahasında her türlü ayaklanmaya, terör olayını bastırmaya ve otoriteyi tesis etmeye elbette yetkilidir. Bunun tartışması olamaz. Aksi takdirde Dersim’i Ağrı’yı, Sason’u tartıştığımız anda bugünün de hesabını vermek zor olur.