Yılbaşı gecesi saat 22.30’da eşimle birlikte Tünel’de İstiklâl Caddesi’nin başındaydık. Herhangi bir programımız yoktu. Nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk; ama ben şarapçı, tinerci, tombalacı, dilenci tanıdıklarıma rastlayacağımdan emindim.
Yılbaşına bir hafta kala İstiklâl Caddesi’ne büyük saksılar konmuş, renkli ışıltılı küçük ampullerin süslediği figürler asılmıştı. Bu süsleme caddenin çehresini değiştirmişti. Kedilerimi gördüm. Gelene geçene bakıyor, adeta bir şeyler vermelerini bekliyorlardı.
Karşılaşmayı çok istediğim bir “Felsefe grubu” (!) var. Onları merak ediyordum. Onlar kültürlü gençlerdir. Ellerinde bir kutu birayla dakikalarca sohbet etmeyi bilirler.
Felsefe grubu
Mevlevihane Sokağı ve “Felsefe grubu”… Beni tanıyorlardı, bizi hemen davet ettiler. Tanımadığım 50 yaş civarında iki kişi daha vardı. Çakırkeyif olmuş bu can insanlarla tokalaştık, tanıştık. Bize de birer kutu bira uzattılar. Vaktimizin olmadığını, bir iki yere uğrayıp gideceğimizi söyledik. İsrar ettiler. Karşımızdakilerin samimiyetine ve önceden tanışıklığımızın verdiği rahatlığa güvenerek ben konuşmaya başladım:
---Bana kızmayın ama misafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de…” dedim. Güldüler ve
---Muhabbet asıl şimdi başladı. Muhabbet iki başla, değirmen iki taşla olur” dediler. Hemen benim için de bir kutu bira açmaya çalışan felsefeci (!), kutunun açma halkasını koparınca hayıflanmaya ve kendi kendine söylenmeye başladı. Tabii lider hemen eleştirdi onu:
---Kötü sanatçı suçu aletine yükler.
---Ama ben alet kullanmıyorum ki, elle açıyordum.
Sataşan kişi oralı bile olmadı. O da pipetle kutudan içiyordu birayı. Bir diğeri çay bardağına benzeyen ve adını suğrak (suğra) olarak bize söylediği kadehin içine ekmek banarak… Onların içme biçimlerini tenkit etmek, belâya bulaşmak demektir. Böyle bir yaklaşımdan uzaklaşarak yöntemlerin ne gibi avantajlar sağladığını sordum: “Böyle entel olunuyor (?)” dediler.
Yaşlı beylerden biri, kadeh tokuşturmanın aslının “Camı cama değdirmek değil canı cana değdirmek” olması gerektiğini söyledi. Ben de bu can gruptan hiç ayrılmak istemiyordum, ama İstiklâl Caddesi’nden Taksim’e kadar da yürüme isteğimi yerine getirmek istiyordum. Müsaade isteyerek ayrıldık. Dışarıda bir sakin müzmin (!) kaldırım taşına tek başına oturmuştu. Ona da iyi yıllar diledikten sonra yolumuza devam ettik.
Lebon pastanesi
19’uncu yüzyılın son çeyreğinden beri ayakta olan nostaljik bir mekân. İstiklal Caddesi’nin simge isimlerinden biri olan bu mekân her zaman tarih ve kültür kokar. Yemek için zengin çeşitler sunulur. Bence ziyaret edilmesi gereken yerlerden… İçerisi dolu, insanlar gong’un çalmasını bekliyor.
Çoğu kez Karaköy’de rastladığım dilencimi Lebon pastanesi yakınında gördüm. Ona yöneldiğimizi görünce güldü. “Abi, sadece bir dolar’ın var mı?”… Ben onu hep “yardımlarınızı dolar cinsinden yapabilirsiniz” derken görürdüm. Halbuki yeni yılda daha çok para harcanıyor ama o şimdi bir dolar’a razı olmuş. “Kartal sinek avlamaz. Neden bir dolar?” diye sordum, “Abi iş çıkmıyor” dedi.
Çiçek Pasajı
Gençlik yıllarımda İstiklâl Caddesi’ndeki “Çiçek Pasajı”na çok giderdim. Benim kuşağımdakiler, görgü kurallarını ve masa protokolünü burada öğrenmiş, doğruları en kısa tümcelerle anlatabilme yeteneğini böylesi bir mekânda kazanmışlardır. Bu vesileyle akordeonuyla o dönemin meşhur simgesi Madam Anahid’i saygıyla anmak isterim. Tanrı günahlarını affetsin!
Evet, içerisi yine dolu… Girişte biracılarla başlayan buluşmada iç kısımlara doğru rakı ve şarabın ağırlığını hissediyorsunuz. Buzlu beyaz badem satanlar, enstrümanıyla masaları dolaşanlar, kadeh tokuşturanlar…
Eski tanıdıklarımdan biri bizi masasına davet etti. 5-6 dakika kadar oturduk. Eskisi kadar içemese de içmeye devam ediyormuş. Masasında çatal ucu tadımlık mezelerden vardı. İkramını teşekkürle karşıladım ve ancak kısa bir süre kalacağımızı belirttim. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
---Sen niye içmiyorsun?
---Ben öbür tarafta yanacağım kadar yükümü aldım. Devam edersem burada yanmaya başlayacağım.
---Haklısın. Gitti gelmez gençlik, geldi gitmez ihtiyarlık.
---Sen de haklısın. İhtiyarlık gitmez ama ben ihtiyar gidiyorum artık. Gülüştük, birbirimize iyi yıllar diledik. İnsan burada bir saat kalsa bir kitap yazar.
Cadde’de yürüyüş
Eğlendiğini zannederken eğlendirenler de vardı. Dili yanağına sarkmış, gözleri yuvalarından çıkmış, yanakları domates gibi kızarmış bu varlıklar anlaşılmaz konuşmalar yapıyorlardı. Tayyare gibi ayakta sallanan bu kişilere içki kültürünün giyim kuşamla da ilgisi olduğunu birilerinin anlatması gerekiyor galiba?
Galatasaray Lisesi’nin önünde küçük bir müzik grubu… Kendileri çalıp kendileri söylüyor parçaları. Birçok insan da onlara eşlik ediyor, grubun resimlerini çekiyor, müzisyenlerle resim çektiriyorlar.
Zorluklar
İşin zorluğu nerede biliyor musunuz? Bütün bu konuşma ve görüntüleri anbean kaydetmekte. İlginç bulduğunuz bir konuyu kayda alırken yandan kinayeli bir sözü, dokunaklı bir sataşmayı veya yerinde bir espriyi yakalarsanız, muhabbet daha da güzel oluyor. Örneğin; konuştuğum bir kişiye yandan sataşma,
---Seni kalp bozan
---Daha geçen gün kalp parayı bozan sen değil miydin?
---Kalpazan sensin,
---Sensin, kalbini bozan…
Ne anladınız bu iletişimden? Birisi kalbini bozmaktan, diğeri kalpazanlık yapmaktan söz ediyor. Tiner ikisine de irtifa aldırmış, anlamıyorlar birbirlerini…
Çok isterdim kaliteli bir yerde eşimle baş başa oturup nezih bir yemek yemeyi… Ama o zaman sizler de bu satırlardan mahrum kalacaktınız. Bilinen bir sözdür, “Herkes kendi çöreğine köz eşer”... Ben de biraz kendi tarafımdan eşeyim, dedim.
Biz Taksim’e varmış durumdayız. Saat 24.00’e geliyor. Dünya 2020 yılına girerken biz de oynayacak ve dans edeceğiz. Müsaade istiyor, sizlere esenlikler temenni ediyoruz. Kaygılarınızı içten paylaşacak dostlarınızın çoğalmasını diliyoruz.