SON DAKİKA
reklam
reklam

36. İstanbul Film Festivali’nden Notlar

Köşe Yazarı: Sinan ERDOĞDU   Eklenme Tarihi: 19 Nisan 2017, Çarşamba - 10:00   Okunma Sayısı:

Kıymetli okurlarım;36. İstanbul Film Festivali yine sinema severler için sinema dolu günleri yaşatmakta. Bu sene kullanılan “Kaldır Kafanı” sloganı da tam günümüz koşularını yakalayan bir slogan olmuş. Neden derseniz hayatımız bilgisayar veya telefon esnasında geçiyor.Halbuki;hayat yaşandıkça anlamlıdır. Tadını çıkartıp, bir şeyler üretirseniz anlamlıdır.Evet ;  İstanbul Film Festivali de hayatımıza renk katan etkinliklerden bir başkası olarak Nisan’a renk ve hareket katıyor.   Festival esnasında İ.F.F’nin Genel Direktörü Kerem Ayan ile de festival kapsamında yarışan bazı filmlerin öncesinde birkaç kere karşılaşmamız oldu. Kendisi  de festivali takip eden tüm gazeteci ve yazarlara bol şans ve başarı dileklerini gönderdi. İ.F.F Genel Direktörü kimliğiyle de  tanınan Ayan’ın Tiyatro ve Sinema dalında da önemli bir yönetmenlik geçmişi de var. Kerem Ayan’ın 2015’te yönettiği ve Serkan Keskin, Serdar Orçin ve Burak Türker’in rol aldıkları “Kılçık” adlı kısa film de 13. Akbank Kısa Film Festivali(2017) Perspektif Bölümü, Gösterim Seçkisi’inde yer alan filmlerdendi. 
Sinema dünyasından değerli isimlerle tanışmak ,sohbet etmek ve sinema hakkında konuşmak özel olduğu gibi güzel bir duygu.Ben size bu konuyla ilgili bir anekdot anlayayım. Tiyatro ve sinema dünyasının başarılı ve usta aktrislerinden  olan Suna Selen Hanımefendi de ki;nazik ve kibar birisi ve sinema severlerle de sohbet ediyor film öncesinde, bir festival ve sinema müdavini. Kendisiyle;  yine usta bir aktör olan Geoffrey Rush’un dünyanın en çok sevilen heykeltıraşlarından Alberto Giacometti’yi  oynadığı  Final Portrait filminin Reks sinemasındaki gösterimi esnasında karşılaştık. Film sonrası; Suna Selen’e Final Portrait hakkındaki görüşlerini sordum.Suna  Selen Hanımefendi de  Geoffrey Rush’un filmdeki  oyunculuğuna hayran kaldığını ve filmi derinlikli bulduğunu belirti bizlere.  Bu arada Geoffrey Rush  demişken; National Geographic tarafından hayata geçirilen ve Nisan ayından itibaren yayına girecek olan Genius isimli dizinin ilk sezonunda Albert Einstein'ın hayatı anlatılyor.Tabi Geoffrey Rush’un  Albert Einstein'ı bu dizide canlandırdığını belirtelim.     Simdi festivalle ilgili notları çok uzun olduğu için  böleceğim ve birkaç yazıda özetleyecim
36. İstanbul Film Festivaline aslen Kadıköy Moda doğumlu  Tassos Boulmetis’in  Tamer Karadağlı Gökçe Ayıldız, Basak Köklükaya’nın da kadrosunda yer aldıkları ve ödüllere boğulmuş tam da Ege’yi ve bu coğrafyayı anlatan   Bir Tutam Baharat “Politiki Kouzina’sından  13 yıl sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan  Notias’yla(TR:Lodos) başladık. Adından da anlaşılacağı gibi seyircide Lodos etkisi bırakan film bizce Yunanistan yakın tarihine de bir sorgulama filmi. 
Perşembe ise benim ve  çok kıymetli arkadaşlarım için tam bir sinema resitaliydi.  O gün ilk izlediğimiz film olan  Andrei Konchalovsky’nin Rai( Cennet)  savaşın acımasız yüzünü ortaya koyan bir usta işiydi. Filmle ilgili bir sahne; benim gibi bir çok kimsenin yüreğini burkmuştur. Esir kampında bir yaşlı teyzemiz; açılıktan ve kötü koşullardan ötürü ölünce tüm kıyafetlerini almak için orda bulunan herkes sıraya girer. Botu ise filmin baş karakteri olan  Olga’ya kalır. Sadece bu sahne bile dünyayı nasıl cehennemin kötünün de kötüsü bir kopyasına çevirmeyi başardığımızı gösteriyor. İslam inancına ve diğer semavi dinlere  göre Cennet ve Cehennem asıl Ahirette yani öteki dünyada  karşımıza  çıkmaktadır. Cennet ve Cehennem’in bu dünyada kopyası vardır.İşte; film bize  Cehennem’in bu dünyadaki oldukça kötü birer kopyasını ele almaktadır.
O gün izlediğimiz ikinci film  ise ;sürrealist  sinemanın önde gelen isimlerinden olan  Alejandro Jodorowsky’nin Poesia Sin Fin’i (Sonsuz Şiir ) oldu .Kıymetli okurlarım; şiir tadında bir film olmuş.  Kapsamlı bir değerlendirmesini ayrı bir yazıda ele alacağımız Poesia Sin Fin  büyük ustanın planladığı otobiyografi beşlemesinin ikinci filmi. İnşallah üstat;  diğer filmleri de çekme imkanı yakalar ve değerlendirme imkânı buluruz. Alejandro Jodorowsky’ye sağlıklı ve sinema dolu bir zaman dileklerimle.
Eleştirmenleri  ikiye bölen  Olivier Assayas ‘ın Personal Shopper(Hayalet Hikayesi ) ise Hollyvood’da benzerlerini görmemizden ötürü olsa gerek çokça eleştiri aldı.Ben Assayas ‘ın farklı bir pencereden hikaye oluşturduğunu düşünenlerdenim. O  farklı pencere de şu ki; insanın hayatındaki zorlandığı dönemlerdeki ruh haline bir irdeleme olduğunu görmekteyim. 
Üçüncü günde ise  tek izlediğim film olan Haykır Saraybosna /Scream For Me Sarajevo ise Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickinson’ın 14 Aralık 1994’te Saraybosna BKC Konser Salonu’nda verdiği bu tarihi konseri ele alıyor ve “Savaşa  Müzikle Direnenlerin Öyküsü”nü işliyor. Film sonrası ise; gösterimim sonrasında Bosna-Hersek'te B.M bünyesinde oluşmuş Türk Birliğinde görev alan bir şu sıralarda emekli olan  bir askerimiz konuşmaya başlarken göz yaşlarını tutamadı ve savaş zamanındaki acı olayları  katılanlarla paylaştı. Ve ne yazık ki;o gün Yugoslayya’da oynanan oyun bugün Türkiye’de oynamaya çalışılıyor.O;gün Sırpları, Boşnakları  ve Hırvatları ayıran zihniyet yapısı bugün de Türk’ü,Kürt’ü,Laz’ı tüm ülkeyi bir birbirine kırdırmaya çalışıyor.  Dikkat edelim ve ülkemizi  Yugoslayya’nın düştüğü duruma düşürmeyelim.
Dördüncü gün ise yine tek bir filme gittik. Yüzüklerin Efendisi serisi, X-Men, Richard III ile Tanrılar ve Canavarlar filmlerinden tanıdığımız beyazperdenin ve tiyatro sahnelerinin en sevilen oyuncularından olan Sir İan  McKellen’ın kendisinin en çok  sevdiği filmi  Richard III’ü izleme fırsatı bulduk. Tabi Sir İan  McKellen’da bir dizi etkinliğe katıldı. Bu etkinliklerde ise Sir İan  McKellen’a pek çok konuda soru soruldu. Shakespeare’le olan bağından tutunda oynadığı filmlere,eşcinsel olmasından tutun da sanata ve tiyaroya bakış açısına  dair  pek çok soru soruldu.Tabi Sir İan  McKellen’da bu soruları; samimi ve içtenlikle yanıtladı. İşini seven.mütevazı kişilği ve Shakespeare hayranlığı ile Sir İan  McKellen bir kez daha saygımızı ve sevgimizi kazandı. McKellen Richard III’ün Rexx Sinemasındaki gösteriminde filmin sonundaki 10 dakikalık savaş sahnesini kendi cebinden yaptığı harcamalarla bitirebildiğini de açıkladı . Sir Ian McKellen seyircilerin isteği üzerine Yüzüklerin Efendisi filmindeki canlandırdığı  unutulmaz “Gandalf” performansından da bir parça sundu .Tabi birden bire Orta Dünya’ya uçuverdik. Richard III’ü ben McKellen’ın performansıyla devleşen bir film olarak değerlendiriyorum. Gerçekten de Richard III’ün  salt bir iktidarda kalma mücadelesi olarak değil Richard III’ün   aynı zamanda ayakta kalma mücadelesi olarak da görüyorum.Tabi;eser siyasi anlamda bir iktidar hırsını inceliyor gibi görünse de iktidar olmak sadece siyasete özgü bir kavram olarak görülmemeli.Örneğin kişi kendi çevresinde, ailesinde ya da  kendi hayatında dahi bir iktidar hırsına kapılabilir. Shakespeare’in unutulmaz eseri; aslında hırsın felaketi de getirdiğine dair bir mesaj vermektedir.Tabi anlayana…
Festivalin beşinci günü ise Ulusal Yarışma ve Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında da iki filme gittim.  Orhan Eskiköy Özgür Doğan'la birlikte yazıp yönettiği "İki Dil Bir Bavul” ile benim gözümde çok farklı bir yerde olmuştur. Çünkü; filmi ailemle birlikte izlemiş ve çok sevmiştik Emre Aydın hocamızın hikâyesini . Taş’ı bir sinema sever olarak biraz  geç anlayabildim ve geç  fark edebildim doğrusu ve  bu durumu  da Orhan Eskiköy’la da paylaştık. Filmi önemli kılan başarılı oyuncukların yanında Orhan Eskiköy’un her filmde daha da gelişen ve çizgisi ilerlemiş  sinematografisi ve Orhan Eskiköy film sonrasında yapılan söyleşide  ise "bu topraklarda var olan inançların bir tür imgesel karşılığı olduğunu" belirti ve “İnanç unsurlarını unuttuğumuzu düşünüyorum, tıpkı doğayı unuttuğumuz gibi… Biz doğadan kopuyoruz, kopartılıyoruz ve tüm felaketler başımıza bu yüzden geliyor bana sorarsınız.” Diyerek aslında doğadan koparak felaketlere nasıl davetiye çıkarttığımızı da vurguladı.  
O gün gittiğimiz ikinci film ise yönetmenliğini Taylan Mintaş’ın yaptığı “Sessizliğin Kardeşleri” idi. Kars’ın bir köyünde yaşayan sağır ve dilsiz iki kardeşin, sıfırdan yarattıkları işaret diliyle kendilerine özgü eşsiz bir dünya kurmalarını konu alan film samimi ve içten hikayesiyle başarılı bir belgesel sinema örneği olmuş. Üstelik ilk filmini de çeken Mintaş’ın hikayesi kendi çevresinden olan bir hikaye olduğunu belirtelim. Ve filmin sonrasında ekibe de bizim orada (Kars-Erzurum) ki;benim Kars’ta yaşayan akrabalarım da var;  ekibe teşekkür etmek amacıyla “Babana rahmet.” Dedim. Onlar da  teşekkür etmek amacıyla ;“Sizin de babanıza rahmet “ dediler. 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam