Çocukluktan günümüze kalan
Çocukluğum Paşabahçe’de geçmişti. Ta ki, Kuleli Askerî Lisesi’ne girene kadar… Gerçi askerî lise de İstanbul içindeydi; ama biz içinde hasret çekenler hep İstanbul dışındaydık. İlkokula Paşabahçe’de başlamıştım. Şiirle ilk tanışmam da ilkokulun 4’üncü sınıfında görevlendirildiğim bir piyes nedeniyle olmuştu.
Rahmetli öğretmenim Osman Çağlar, piyesteki şiiri sanki kendisi okuyacakmış gibi tüm vurgu ve ayrıntılarını defalarca prova etmişti benimle. Onu anlamakta zorlanıyor hatta kızıyordum bazen, şiirle bu kadar uğraşılır mı diye…
Gevşediğimi sezince “Bu fâsılasız çalışma hâsılasız çalışmaya dönüşmesin çocuğum” dediği zaman gözlüğünün üzerinden attığı bakışla dizlerimin titrediğini hissederdim. Beykoz’da okuduğum ortaokulu, Türkçe ve kompozisyon derslerimize giren Nevin Hanım’ı unutmak mümkün mü?
Hayal söz konusu olunca
Bazen hayal, hatta hayaller kurarım. Elime para geçer, bir hastane yaptırırım. Piyangodan para çıkar okul yaptırırım. Bunlar hiçbir zaman gerçekleşmedi; ama hayallerim de hiç bitmedi. Bu yoldan vaz geçmeyi düşünmüyorum.
Dualarımda hiç para istemedim, istemeye de niyetim yok. Yıllarca devletin ekmeğini yemiş ve devletine vefa hisleriyle bağlı bir vatandaş olarak sağlığıma ve kâinatın bizlere sunduğu nimetlere şükrederim.
Şekspir bir sözünde “Önce hayaller ölür sonra insanlar” demiş. Mark Twain ise bu sözü “Hayallerinizi kovmayınız; çünkü onlar gittiler mi belki siz kalırsınız, ama yaşamıyorsunuz demektir” şeklinde ele almıştır. Yahya Kemal, “Deniz Türküsü” şiirinin son dörtlüğünde,
Çıktığın yolda bugün yelken açıp yapayalnız
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar
İnsan bu âlemde hayal ettiği nispette yaşar.
diyerek hayal kurmayı adeta yaşamın bir parçası olarak kabul etmiştir. Bizlere biçilen ömür içinde bir niyeti gerçekleştirmek, bir eseri bitirmek ya da insanlığa faydalar sunmak en büyük mutluluk bence. Böylesi mutlulukları tattıktan sonra öbür tarafa gitmek, daha büyük mutluluk olsa gerek…
Proust, 16 ciltlik “Geçmiş Zaman Ardında”yı bitirdikten sonra “Artık ölebilirim” demiş. Öyle de olmuş. Romanın son noktasını kondurunca can kuşunu uçurmuş.
Anlatımda farklı bir yön
Benim neslim ilkokula gidene kadar modern tıbbın imkânlarından uzak yaşamıştı. Diş mi çekilecek, bırakın çekimi önce çivi kalınlığındaki iğnenin diş etine girmesi mesele olurdu. Okul yıllarında bize yapılan aşılar hepimizin ağlamasına neden olurdu.
Bu yüzden de kocakarılar ve onların hazırladığı ilâçlar hepimiz için tercih sebebi olurdu. Bir çocukluk anısı olarak sizlere yetkin kişi (!) Caize Hanım’ı anlatmak istiyorum:
Çıkrıkçı Caize Hanım
Nazarı def eden, otlarla şifa bulduran, ayetlerle kem gözlere şiş çeken ve nefesi kuvvetli olduğu söylenen bir kadındı Caize Hanım… Yerde hasır ve kilim serili tek katlı, basit bir evde otururdu.
Her akşam evinde bir duvarın dibinde ve şilte üzerinde yatar, üzerine bir battaniye çekermiş. Bir dilim ekmek ve bir tas çorbasını gelenlerin getirdiği erzak ile bütünler, boş kaldığı zamanlarda topladığı çerçöpü sobasında yakarak ısınırmış. Annemle evine gittiğimiz zaman görürdüm, eğri büğrü de olsa bir mangalı vardı. Bunun üzerinde tütsü gibi bir şeyler yapardı. Kolu dönen, ayağı çıkan, boynu tutulan, diş ağrısı çeken çocuklarla, beli tutulan ve kulunçları ağrıyan büyükler Caize Hanım’ın evine gelirlerdi. Semtin yaşlı hanımları ise onu hiç yalnız bırakmazlardı.
Hatta öyle olmuştu ki, hepimizin Haççe Ana dediği 83 yaşındaki Urfalı Hatice Kadın, sanki onun asistanı gibi çalışır, uzak yerlerden gelenlere Caize Hanım’ın meziyetlerini öven konuşmalar yapardı. Ne bileyim işte, nefesinin kuvvetinden, şifa dağıtmasından, meziyetlerinden söz ederdi.