Kıymetli okurlarım;bir önceki yazımızda 36. İstanbul Film Festivali ile alakalı olarak ; izlediğimiz bir çok film olduğunu ancak bu notları birkaç yazıya bölmek zorunda olduğumuz iletmiştim. Şimdi gelelim; 36. İstanbul Film Festivali’nin 6.Gün notlarına…
Festivalde En İyi Film dahil 4 ödülle dönen Sarı Sıcak’la ilgili değerlendirmeyi kapsamlı bir yazıda yazacağım. Sarı Sıcak’ın Ulusal Yarışma kapsamındaki gösterimini izlerken hafızamda Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in Cukurova’yı anlatan eşşiz eserleri geldi. Bereketli Topraklar Üzerinde olsun ,İnce Memed olsun. Hepsini de Lise yılarımda okudum ve benim hayal dünyamı geliştirdi. Yönetmen Fikret Reyhan da tıpkı Yaşar Kemal üstadın yaptığı gibi Çukurova 'nın sıcağını ve yoksulluğunu anlatmaya koyulmuş. Genç ve yetenekli olan; Maltepe Üniversitesi’nden tanıdığım arkadaşım Aytaç Uşun kardeşim de başroldeki İbrahim’i başarıyla canlandırmış. Tabi usta aktörlerimizden ve filmin gösterimde tanışma imkanı bulduğumuz Mehmet Özgür başta olmak üzere tiyatro kökenli ve genç oyuncuların ekip olarak iyi bir harmanı var. Dikkat çekici finaliyle seyircilerin ” İkincisi de gelebilir mi ?” gibi sorularına maruz kalan Sarı Sıcak’ın ödül alır diye tahmin edilen yarışma filmleri arasından sıyrılıp geldiğini de belirtmek gerekiyor.
Aynı günün akşamında ise iyi iki film vardı kıymetli okurlarım . Bunlardan birincisi ; yine festivalde gösterilen bir başka Shakespeare uyarlaması olan Falstaff (Tr: Geceyarısında Canlar ) idi.Mehmetcan İncedal kardeşimizle izlediğimiz ve hakları üzerine süren davalar nedeniyle ancak nadiren izleyici karşısına çıkabilen film, restorasyonu sonrasında nihayet seyirci karşısına çıktı. Falstaff karakterini Orson Welles’in canlandırdığı film tam bir başyapıt .Hedonizmin simge isimlerinden olan Falstaff’ın aynı zamanda Shakespeare’in oyunlarında en çok karşımıza çıkan isimlerinden olarak karşımıza çıkmakta.
Gercek hayatta evli olan ;Guillame Canet ve Marion Cotillard ikilisini uzun yıllar sonra (Cesaretin Var Mı Aşka ) bir kere daha beyazperdede gördüğümüz Rock’n Roll ise orta yaş krizinden ortaya çıkan başarılı bir komedi ve gülmekten karnıma ağrılar girdi. Rock’n Roll’un Fransız sinema dünyasına da çok ciddi ve sağlam bir takım göndermeler yaptığını belirtmek gerekiyor.
Festivalin 7.Günü de iki güzel film izledik. On Body And Soul(Beden Ve Ruh) Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin tam 18 yıl sonraki başarılı bir dönüşü olmuş. Geyiklerin bir birlerini kış koşullarında tanıması gibi aslında metaforik bir sahneyle başlayan On Body And Soul ile ilgili ayrıntılı yazımızı da yakın zamanda bulacaksınız .
İkinci filim ise ; yine usta bir aktör olan Geoffrey Rush’un dünyanın en çok sevilen heykeltıraşlarından Alberto Giacometti’yi oynadığı Final Portrait filmi idi .Ressam Kemal hocam ve eşi Nesibe Hn.ile, ki onlar da bir sıra arkamı almışlardı ve bir önceki yazımda paylaştığımmız üzere Suna Selen’le de seyretme imkanı bulduğumuz Final Portrait başarılı birer biyografik çalışma olmuş.
Oğuzhan Demirtaş kardeşimle de pek çok film seyrettik .Bunlardan biri Richard III bir diğeri de Festival’in 8.günününde görebildiğimiz ünlü Amerikalı yazar James Baldwin’in yarım kalmış yapıtı Remember This House’u ele alan ve festivalde Raoul Peck’in gösterilme imkanı bulan iki filminden de (Diğeri ise ;Genç Karl Marx /İng: Young Karl Marx) olan I Am Not Your Negro(Tr:Ben Senin Zencin Değilim ) idi. Bu film günümüzde ırkçılığın halen nasıl yer bulabildiğini sorgulayan ve ırkçılığa dair geniş bir eleştiri de içeren bir örnek.Hem de sarsıcı bir örnek. Usta oyuncu Samuel L. Jackson da çok başarılı bir seslendirme yapmış James Baldwin’in eserine . Bu arada Umut hocamıza da bizimle eşlik ettiği için de çok teşekkür ediyorum .
Fatih Soydan Kardeşimle aynı gün ve aynı yerde izlediğimiz İki Kadın(Frn;Sage Femme) ise tam bir kadın hikayesi üzerinden bir kapitalizm eleştirişi olmuş. Bir yanda emekli edilmeye çalışılan Ebe (Doğum Teknisyeni) Claire (Catherine Frot) öte yanda babasının eski metresi olan ve tam bir sosyetik bir karakter olan Béatrice(Catherine Deneuve) arasındaki hikaye esasında bize insan olmanın gerekliğini hatırlatıyor ve sorgulatıyor.
Festivalin 9.Günü ise festivalde bir filmi sabah çıkan bir işim sebebi ile izleyemedim.Paci-Av Sanatı filmi Karadeniz insanını ve coğrafyasını anlatıyor. Ancak; filmin yönetmeni olan Elçin Elgür’le görüştüm. Başarı diledim. Kendisi de Maltepe Üniversitesinden Oktay Yalın hocamızın bir öğrencisi. Oktay hocamızın bir çok talebesi şu an Sinema,Dizi ve Elçin Elgür gibi reklam sektöründe çalışmakta.
İ.F.F’nin bu yıl bir retrospektif ile tam dokuz filmine yer verdiği Fransız avangart yönetmen Vincent Dieutre’in FOL işbirliğinde Pera Müzesi Oditoryumu’nda yaptığı sohbeti izleyenlerden birisi de bendim. Bu arada FOL Sinema’ya ve Burak Çevik kardeşimize de çok teşekkür ediyorum. Sohbetten önce gösterilen Bonne Nouvelle filmiyle ilgili çok ilginç bir detay var. Filmin başı Sanat Güneşimiz Zeki Müren’in okuduğu “Şimdi Uzaklardasın “ile başlıyor. Tabi ki;bu durum benim dikkatimi çekti ve Vincent Dieutre’ye de sordum ki;”İstanbul ve Türkiye hakkında bilginiz var mı ? Diye .O da “ilk defa yirmi beş yıl önce partnerimle Istanbul’u ziyaret etmiştim. Bu sefer geldiğimde tanıyamadım. Şehir çok değişmiş. Berlin’de ya da Paris’te duyduğum şeylerin öyle olmadığını görüyorum. Ben burada kendimi hâlâ Avrupa’daymışım gibi hissediyorum. İstanbul hep çok heyecan verici.” Diyerek yanıtladı ve İstanbul’un heyecan verici bir yer olduğunu ifade etti.
O gün ise yine oyuncuları arasında Onur Yıldırım kardeşimizin ki Kardeş gazetemiz Son –An’da röportajları yayınlanıyor da yer aldığı İlker Savaşkurt’un yönettiği Mehmet Kala’nın senaristi olduğu, Abbas Nokhasteh'in yapımcısı olduğu 21. kez düzenlenen Sofya Film Festivali’nde Genç Jüri Özel Ödülünü de kazanan ve 36.İstanbul Film Festivali’nin “Yeni Türkiye Sineması” bölümünde yarışan bir başka film olan Damat Koğuşu’nu izledim. Tabi okulumuzun emektarı Yavuz Erdem ağabey ve sanatçı arkadaşımız ve ağabeyimiz Engin Kahya de yalnız bırakmadılar bu gösterimde. Filmin yönetmeni İlker Savaşkurt, filmin etrafında kurgulandığı “damat koğuşu” konseptini, on yıl önce dinledikleri bir hikâyeden aldıklarını söyledi . Gerçekten de ; Türkiye’de Cinsel İstismar konusunu hapishane üzerinden işleyen film sıkı ve tam bir hapishane filmi olarak durmakta. Yine İlker Savaşkurt ,Taylan Mintaş,Fikret Reyhan ve Elçin Elgür gibi önü açık yönetmenlerle de tanışmak bize de iftihar kaynağı doğrusu, Tabi filmin oyuncularından Barış Atay’ın sıkı bir Beşiktaşlı olduğunu inanın o aksam ögendim kıymetli okurlarım. Ne yazık ki Beşiktaş akıl almaz iki hata sonucu bizi üzdü.
Festivalin son iki gününe girersek; Mesut Erkalan kardeşimizle izlediğimiz ve geceleri barda şarkı söyleyerek geçimini sağlayan Félicité’nin yaşamının , 14 yaşındaki oğlunun motosiklet kazasıyla iyice sıkıntıya düşmesini ele alan Félicité ilk yarısı itibariye çok iyiyken ikinci yarıdaki tempo düşmesiyle şaşırttı.
Son gün Mustafa kardeşimle izlediğim iki film vardı. İran yapımı olan Ayrılık göçmen sorununa eğilen bir film olmuş. Ayrıntılı bir yazı da onun için yazacağım.
Mulholland Çıkmazı’nın 5.Kere ve ilk kez sinemada seyrettim. Ve insanının bilinç altına eğilen rüya ile gerçeklik arasında sıkı bir iş olduğuna bir kere daha gördüm. David Lynch’in sinemasal yaşantısına eğilen ve yakın tarihlerde vizyona giren David Lynch Yaşam Sanatı - David Lynch: The Art Life ‘da izlemenizi öneriyorum kıymetli okurlarım .
Kıymetli okurlarım festivalle ilgili anekdotlar ve kısa kısa değerlendirmeleri de bir sonraki yazıda paylaşacağım.