2005 yılında sevgili babacığımı asrın belâsı
olan kanserden kaybetmiştim. Mezara
konduktan sonra kürekle ilk toprağın atılışında
“yolun sonu” demiş ve her şeyin bu âna
kadar süreceğini söylemiştim.
Bugün amcamı
kaybettim. Aynı duyguları
yine yaşadım.
Aslında cenaze namazlarına
fırsat buldukça
gider, hem
ders almak hem de
sevap kazanmak düşüncesiyle
tabuta
omuz veririm. Kâinatın
nimetlerini hoyratça
tüketen,
israftan uzaklaşamayan,
şükretmeyi düşünemeyen
insanlar, ancak gong çaldığında
vaktin geldiğini anlıyorlar.
Bunları yapıyor muyuz,
yapmıyor muyuz?
Hayatın gailesi içinde çırpınan ya da zevk
ve sefa âleminde yüzen bîçareler (!), kafalarını
kaldırıp da şöyle etraflarına bir baksalar!
Kimler ne haldedir? Yoksullar ne yer, ne içer,
nasıl geçinir? İnsanlığa ne fayda sağlamıştır?
Her gidenin de arkasından aynı sorulara
cevap ararım. “Nasıl bilirsiniz?” sorusuna da
bir türlü ısınamamışımdır. Tanıyan tanımayan,
bilen bilmeyen “iyi biliriz” diyor. Kimin ne olduğunu
en iyi yüce Yaradan bilmez mi? O halde
biz neden her gidenin arkasından peşin hükümle
“iyi bildiğimizi” soÅNylüyoruz? Allah günahlarını
affetsin demek kanımca daha uygun
değil mi?
Hangi din veya inanıştan
olursa olsun
Çoğumuz günahka^rız. Faiz düzeninin
içinde yaşadığımızı, rüşvete mütemayil oluğumuzu,
sahipsiz ata binmeyi sevdiğimizi (!), niteliği
ister avanta, ister çırpma, isterse bedava
olsun sirkeyi bile baldan tatlı goÅNrdüğümüzü
inkâr edebilir miyiz?
Zamandan, imkânlardan, bize ait olmayan
servetlerden çalmıyor muyuz? Bu basit çıkarların
esiri olarak kalp kırmıyor muyuz, dedikodu
yapmıyor muyuz?
Hesap günü
İşret masalarında bulunmuş benim gibi bir
adam, belli bir çizgiyi izlemiş, en azından alnını
secdeye koyup da ibadeti bitince şeytani
hislere kapılarak zıtlıkları çarpıştırmamıştır.
Böyle de olsa günahka^r olduğumu söylemeliyim…
Tek derdimiz var: Sabahtan akşama, akşamdan
sabah her gün “alamadık, veremedik”
deyip duruyoruz. Acele etme be
kardeşim… Senin de vereceğin olacak. En
azından gün gelecek canını vereceksin!
Ve sonunda bu yükle oÅNbür tarafa gideceğiz…
Hepimiz yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın
hesabını vereceğiz. Kutsal
Kitabımızın belirttiğine göre mahşer meydanında
toplanacağız. Sorgu sırası bize gelecek
diye bacaklarımız tir tir titreyecek, nefesimiz
kesilecek.
Hele ki, yediğimiz naneler bize izlettirilince
inkâr etme durumu da olmayacak. Ne yaparız
bilmiyorum? İnanıyorum ki, herkes birbirinden
davacı olacağı gibi hayvanlar ve bitkiler de
bizlerden davacı olacaktır…
Şimdi daha iyi anlıyorum. Hislerimi kâğıda
doÅNktükten sonra içtiklerim değil, düşündüklerim
beni sarhoş ediyor. “Doğruyu söylemek
değil, anlatmak güctür” derler… Eh, doğruyu
söylemek gerekirse böyle işte!
Korkmak veya korkmamak
Yaşlı adamı ameliyat masasına yatırmışlar.
“Uzviyete mekanik tecavüz istemem”
demiş. Yattığı yerden kalkmış, kendisine giydirilen
oÅNnlüğü çıkarmış ve gitmiş. Güzel bir
yaklaşım… Ben de vücudumda kesme-biçme
yapılmasını istemiyorum; ama tüm doku ve
organlarımı bağışladığım için bu düşünceden
uzaklaşıyorum. Din, dil, ırk, renk ayırımı yapmaksızın
doku uyuşmazlığı olmayan herkese
kanım canım feda olsun!
Bir kez girdim bu kulvara ve geriye doÅNnüş
yok… Sadece merak ettiğim, bu kadar kişiye
dağıtılacak olan malzemeyi oÅNbür tarafta nasıl
toplayıp biraraya getireceğim. Fazla düşünülecek
bir konu değil zaten benim için. Önce
dürüst insan olmayı hedefliyorum.
Eh, çukura yakın nesilden birinin hissettikleri
bunlar. Sakın söylediklerime bakıp da almamazlık
etmeyin organlarımı… Merak da
etmeyin, her altı ayda bir periyodik muayenelerimi,
kan testlerimi yaptırıyorum. Vaziyet
berkemal!