Bu yazı 27 Aralık 2019 tarihinde Tünaydın gazetesinde yayımlanmıştır. Yazının sonuç bölümü bugün yaşadıklarımızı yaklaşık iki ay öncesinden anlatmaktadır. Takdirlerinize tekrar sunuyorum.
Tunus’ta 2010’da başlayan Arap Baharı dalgası, 2011 yılında Afrika’nın kuzey sahillerini yalayarak Orta Doğu coğrafyasına ulaşmıştı. İnsanlar hayatlarını kaybediyor, hükümetler devriliyor, liderler kaçacak yer arıyorlardı. Özellikle demokrasiyle yönetilmeyen Suudi Arabistan, BAE, Mısır, İran gibi ülkelerin liderleri, kendi iktidar ve saltanatlarının derdine düşmüşlerdi.
Bu ülkelerin liderleri, kendi halklarının gelir seviyesini göstermelik oranlarda yükseltmiş, demokratik haklardan en basit olanlarını tanımış (kadınların araç kullanabilmeleri), dünyanın jandarmasıyla daha sıkı ilişkilere ve ittifaklara yönelmişlerdi. Bu oluşumlarla bölgemiz siyasi, iktisadi ve sosyal yönlerden bir dönüşüm ve kırılma dönemine girmiş ve bu dönem içinde de önemli gelişmeler ortaya çıkmıştır.
Önemli gelişmeler
1990 yılında çatırdayan ve çöken SSCB yönetimi, kolları kesilmiş ve kuma vurmuş ahtapot misali toparlanma dönemine girmişti. SSCB bünyesinden kopan halklar bağımsız devletler kuruyor ve Rusya’ya karşı tavır alıyorlardı.
Rusya ile Ukrayna arasında Karadeniz donanmasının bölüşülmesi gerekiyordu. 1992’de ele alınan bu durum iki ülke arasında ciddi gerilimlere yol açıyor, süreç 1997 yılına kadar uzuyordu. 1997’de bölüşüm tamamlandı.
2008 yılında Güney Osetya, Gürcistan’dan koparak bağımsızlığını ilan edince Gürcistan bunu hazmedememiş ve Osetya güçlerini cezalandırmaya kalkışmıştı. Batılı ülkelerin Gürcistan’ın yanında yer alması üzerine Rusya, sınırlarının hemen dibinde bir Batı ülkesi görmek, NATO ittifakıyla sınırdaş olmamak için Gürcistan’a karadan ve havadan saldırmış, ağır kayıplar verdirmişti. 2008 yılında Türkiye, yapması gerekenleri teraziye koymuş ve Türk dış politikasına alternatif ittifak ve denge arayışlarıyla yeni bir yön vermeye çalışmıştır.
Türkiye ve Rusya arasındaki kırmızı çizgiler
SSCB’den sonra Rusya Federasyonu adıyla ortaya çıkan Ruslar, daha fazla toparlanmak ve bölgede söz sahibi olmak gerektiğini anlamış ve 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmiştir. Türkiye, Karadeniz havzasında barış ve istikrarı, bölgedeki ülkelerin toprak bütünlüğünü destekleyen bir tavır almış, Kırım’ın Ukrayna toprağı olarak kabul edilmesi yönünde duruş göstermiştir.
Ukrayna ile Rusya arasında meydana gelen sürtüşmeler, bir çatışmaya yol açmadan giderilebilmiştir. Batı camiasının Ukrayna’nın yanında yer alması, Türkiye’nin de bu yönde tavır göstermesi Rusya’ya destek vermediği anlamına gelmektedir. Ankara, ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı başlattığı yaptırımlar karşısındaki tutumunu, yaptırımların Türkiye’ye muhtemel maliyetini hesap ederek Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınmış, Moskova ile mutabakatın sağlanabileceği seçenekler üzerinde durmuştur.
Suriye topraklarında DEAŞ ve PKK/PYD’ye karşı operasyonlarda ABD ile harekât yürüten Türkiye, Rusların konuşlandığı bölgelerde daha dikkatli davranmak ve onlarla da müşterek devriyeler icra etmek durumunda kalmıştır.
Libya ile olan ilişkilerimizde de Türkiye ve Rusya arasında yine kırmızı çizgiler vardır. Amerika ile aynı kulvarda ve aynı yönetimi destekleyen Türkiye karşısına Hafter yönetimini almış; ancak bu yönetimi de Ruslar desteklemektedir.
İttifak arayışları
ABD’nin Orta Doğu’da meydana gelen gelişmeler nedeniyle Türkiye’ye verdiği sözleri tutmaması ve oyalama taktiğine başvurması, Türk hükümetini alternatif ittifaklar aramaya yöneltmiştir. ABD, Suriye’de PKK’nın kolu durumundaki YPG’ye askerî, siyasi ve diplomatik alanda destek vermekte ve ittifak olma ilkelerini çiğnemektedir.
Bu durum karşısında Türkiye, küresel siyasette yükselişe geçen Rusya veya Çin gibi ülkelerle yakınlaşmayı benimsemiştir.
Türkiye 2015 uçak düşürme olayından beri Rusya ile yakınlaşma isteğini giderek arttırmıştır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye halen NATO’nun bir üyesidir. Her ne kadar Rusya ile yakınlaşma ile kısa vadede bazı avantajlar elde edeceği hesabını yapsa da uzun vadede bu ilişkilerini sürdüreceği şüphelidir.
Sonuç
Geçmişte benzer yakınlaşmalar olmuş; ancak peşinden hemen Türk-Rus ihtilâfları doğmuştur. Osmanlı döneminden sonra Kafkaslarda, Orta Asya ve Balkanlarda bu ihtilâflar net şekilde görülmüştür. Bugün Irak ve Suriye’de konumlanan Rusya, gelecekte birtakım güvenlik riskleri yaşatabilir.
Rusya için yeni bir olumsuzluk ise, Kanal-İstanbul projesinin yapılacak olması, Montrö Boğazlar Sözleşmesi gereği Karadeniz’e belli şartlarda ve zamanlarda Karadeniz’e geçemeyen Amerikan harp gemilerinin Kanal vasıtasıyla geçeceği endişesidir. Bunlar gelecekte ihtilâf olarak karşımıza çıkacaktır. Bir baş soğan bir kazanı kokutmaya yeter.