Kadınlar… Anamız, eşimiz, kardeşimiz, sevgilimiz, iş ortağımız, çalışma arkadaşımız… Birçok ülkede farklı konumlarda olan kadınlar, ekonomik, sosyal ve hukuki alanlarda yeni haklar elde etmekteyken, bazı coğrafyaların kadınları insan olduğunun bile farkında değildir. İtilmişliğin, hakir görülmüşlüğün ve ezilmişliğin pençesinde kıvranır o masum kadınlar.
Cumhuriyetle birlikte
Ülkemizde Cumhuriyet’e geçişle birlikte yeni haklara kavuşmuş olsa da kadın hâlâ “çile sembolü”dür kadın. Atatürk’ün kadınlar için sağladığı haklara rağmen kanun ve kural sapması, yobaz algısı ve töre baskısı gibi sebeplerle kadınlarımız, toplum hayatında tam olarak yer edinememiştir.
Basından izliyoruz, her gün hayatını kaybeden, eşinden dayak yiyen, maganda ve meczup saldırısına uğrayan nice kadının başına gelenleri… Bu olgular “kadının yazgısı” haline gelmiştir ülkemizde.
Toplum hayatındaki yeri
Kadın, önce öğretmendir. Hepimiz dilimizi kimden öğrendik? Annelerimizden değil mi? Evdeki ahengin yuvayı yapan kadına ait olduğunu unutmayalım. Aile mutluluğunda en büyük payın sahibidir kadın. En büyük ekonomisttir. Mutfağın yönetilmesini sadece tencerenin kaynaması olarak gören erkek önce kendisini aldatır. Bunları çoğaltabiliriz.
Bu özelliklerine rağmen kadınımızın toplum hayatına tam olarak nüfuz edebildiğini söylememiz mümkün değildir. TBMM aritmetiğine bakarsak orantısızlığı gayet net şekilde görebiliriz. Kadınlarımızın dünyanın gelişmiş ülkelerindeki kadınların eriştiği seviyenin gerisinde kaldığını söylememiz ise her zaman mümkündür…
Örtünmesine ailesinin, doğum ve kürtajına politikacıların, yaşam hakkına doğuştan mutsuz kocaların (!) karar verdiği Türk kadını, verdiği mücadelede ve sesini duyurmakta yetersiz kalmaktadır.
Kadın ve kadın hakları konusuna dinimiz geniş yer vermesine, din adamlarımız dini esasları anlatıyor olmasına rağmen bizlerin duyarsız kaldığı aşikârdır. Veriler, sadece belirli sayıdaki kadınımızın ekonomi, eğitim ve idare alanlarında öne çıktığını gösterse de büyük çoğunluğun hukukî varlığı kâğıt üzerinde kalmaktadır.
Sanat etkinlikleriyle anlatım
Sanatçılarımızın, müzik ve sanatın her dalında eserler ortaya koyarak “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nün anlamını göze ve kulağa hitap ederek vurgulamaları, geçen yıllarda düzenledikleri gibi sergi ve standlarda dünya kadınlarının pek de yabancısı olmadığımız acılı yüz ifadelerini, bahtsızlık ve çaresizliklerini gözler önüne sermeleri alkışlanacak çabalardır.
Birçok yerde günün anlam ve önemini ortaya koyabilecek konserler ve sunumlar tertiplenerek, çeşitli yönleriyle kadın olgusu ele alınabilir.
TBMM gibi yüce bir mevkide konuşmaların yapılacak olması, ülkemizi yurt dışında temsil edebilme onuruna erişen, iş ve ticaret hayatında öne çıkmış kadınlarımızın girişimlerinin dile getirilmesi gurur duymamıza vesile teşkil edecektir.
Sonuçta bu konuşma ve etkinlikler bir güne sığdırılacak, ondan sonra hayatına son verilen ve unutulan kadınlara ilâveler devam edecektir. Neredeyse her gün görmekte olduğumuz “kadına şiddet” olayı, yetersiz yaptırım gücü nedeniyle dün olduğu gibi bundan sonra da yeni failler yaratacaktır.
Mahalle baskısı yerine mahalleliyle
Ülkemizin idari yapısında en küçük yerleşim mahallelerdir. En güzel eğitim buralarda verilecekken mahalle baskısı bu eğitimin önüne geçmiştir. Muhtarlıklar, kaymakamlıklarla temasa geçerek mahallelerde kurduracakları çadırlara birer gün süreyle psikolog, sigara, alkol ve uyuşturucuya karşı savaş verenlerden bir temsilci, bir sanatçı ve o mahalledeki en uzun süreli evli çifti davet ederek bire bir konuşma yapmalarını ve anlatımlarla halkın aydınlatılmasını sağlayabilirler.
Televizyonlarda gösterilen ve reyting uğruna bağırtılı-çağırtılı, dövmeli-sövmeli filmleri izlediğimiz zaman sinir sistemimizin ayağa kalktığını hepimiz yaşamışızdır. Bu tür film ve dizilerin yerine sevgiye, sakinliğe ve birlikte yaşamaya teşvik edici filmler konulmalıdır. Sigara içmek bireysel bir olaydır, zararı içenedir. Bireysel tahribata yol açan sigara konusunda alınan zecri tedbirler, toplumsal tahribata neden olan aile içi kavgalar, kıskançlıklar, yaralama ve öldürme gibi konularda neden alınmaz?
İşlenen suçlar ve cezalar
Yasalarda düzenleme deyince aklımıza hemen işlenen suçun cezasını yasayla nasıl arttıracağımız geliyor da yasanın içindeki hafifletici nedenleri (iyi hal, yalandan sağlık sorunu, dümenden şuur kaybı, meczupluk vb) kaldırmak aklımıza gelmiyor? “Karım üzerime saldırdı, ağır hakaretler etti” gibi gülünç bir savunma şekli olabilir mi? Bir kadının bir erkeğe gücü yeter mi?
Kendini kaybetmek şeklinde savunma yapan kişinin gidin bakın ehliyeti vardır. Bana göre bu ayaklı dinamitlerin ehliyetleri derhal iptal edilmelidir. Çok yönden kıskaca alınmayan, kitap okumaya zorlanmayan, cezası bittikten sonra sosyal kurumda çalıştırılmayan bu kişilere karşı imtiyazlı davranılmış oluyor.
Sağlık sorunu varsa tedavi süresi vardır, hastaneye veya tımarhaneye gönderirsiniz. Başında polis bulundurursunuz, tedavi sona erince hapse girer ve biçilen ceza süresini sonuna kadar çeker. Avrupa ve ABD’de örneklerini görüyoruz. Elbette “ferde merhamet memlekete ihanettir” gibi yaklaşımı benimsemiyorum. Beyana itimat esas alınmalı, yalan olduğu, efelik tasladığı anlaşılınca kişi kendisini kanunun pençesinden kurtaramamalıdır.
Aile yapısına çok önem veren bir kişi olarak, tüm vatandaşlar gibi ben de ülkemizin “darülaceze” görünümünden, maganda güdümünden ve kadınımızın “çile ve yazgıdan” kurtarılmasını sağlayacak yeni düzenlemelerin yapılmasını bekliyorum.
Türk ve dünya kadınlarının bu anlamlı gününü kutluyor, varlıklarını daha çok hissedebileceğimiz günlere kavuşmalarını temenni ediyor ve önlerinde saygıyla eğiliyorum.