SON DAKİKA
reklam
reklam

Sokrates’ten Miçotakis’e demokrasi -I-

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 22 Mart 2020, Pazar - 11:25   Okunma Sayısı:

Trakya’da Yunanistan ile aramızdaki sınır acıklı olaylara tanıklık ediyor. Gaz mermileriyle yaralananlar, solumak zorunda oldukları dumanlı hava nedeniyle nefes alma güçlüğü çekenler, nehirden karşıya geçenlerden dövülerek geriye gönderilenler, hayatını kaybedenler… 21’inci asrın yoksul, çaresiz ve bir tas sıcak çorbaya muhtaç insanları…

Bu trajedinin başrol oyuncusu AB’nin şımarık çocuğu Yunanistan’dır. Yunanistan ile aramızdaki kara sınırında ve Meriç Nehri boylarında göçmenlerin Yunanistan’a geçişlerinde acımasız bir karşı koyma ve şiddet uygulanmaktadır. Nerede kaldı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, nerede kaldı AB kriterleri?

İnanın tüm bunların yanında, Çin’in Uygur Türklerine, Hindistan’ın Müslümanlara, Suudilerin Yemenlilere yaptıklarına bakınca bu beyanname ve kriterlerin sadece kâğıt üzerinde olduğu görülüyor. Bunlara uymayanlara nasıl bir yaptırım gerekiyor?

Biz işin bu tarafını bırakalım, yabancı yazarların Yunanistan’ın insan hakları konusunda yaptıklarını kaleme aldıklarını ve Yunanistan’ın sicilinin pek de parlak olmadığını görelim:

 

İngiliz Yazar St. Clair

“… Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı Mart ayında, Mora’da 50.000 civarında Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilir. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Grekler paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Müslüman kalmamıştı.

Aralarından pek az sayıda kişi kaçarak, müstahkem kentlere sığınmışlarsa da, açlık çekmeye başlamışlardı. Her yanda öldürülen Türklerin gömülmemiş cesetleri çürüyordu. Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler…"

St. Clair şöyle devam etmektedir: “20.000'i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Grek komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler... Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı.

Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da, Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak âsilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı…” [1]

 

Etnik temizlik

“… Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Grek âsiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde 'kutsal' eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı"

Rum Ortodoks Kilisesinin tarihini yazan İngiliz yazar Steven Runciman, kilisenin Basil (Vasili) gibi büyük babalarının, 1821’de Mora’da isyan bayrağını çeken piskoposların bu hareketinden tiksinti duyacaklarını kaydeder.[2]

Bu, Yunanlıların bağımsızlık veya kurtuluş savaşı değildi; Türklere ve öteki Müslümanlara karşı başlatılmış olan bir yok etme savaşıydı ve başlıca kışkırtıcılar, Rum Ortodoks Hıristiyanlardı. Ayaklanma başlar başlamaz, Grek haydut Petros Mavromihalis, öteki adıyla Petrobey, çapulcularıyla birlikte dağlardan inerek, liman kenti olan Kalamata’ya giriyor ve Patras’taki güruhu gölgede bırakacak bir şekilde bütün Müslüman erkekleri öldürüyor; genç kadın ve çocukları köle olarak satıyordu. Bu "zaferi" kutlamak için kentteki ırmağın kenarında papaz ayin düzenliyordu. Kalamata felâketini, Patras ve Livatya’daki bütün Müslümanların katli izliyordu.[3]

 

Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara Adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanı da yakalayarak öldürüyorlardı.

St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı…”[4]

 

Yakın tarih

İstiklâl Harbi’mizin hüküm sürdüğü üç yıl içinde Yunan askerlerinin yaptığı mezalim ayrı bir örnektir. Bunun için “Keşke Yunan galip gelseydi” (!) demeye hiç gerek yoktu. Onlar ırzımıza, namusumuza, varlığımıza göz dikmiş hainlerdi. İçimizden bazı soysuzlarla işbirliği de yapıyorlar, Anadolu kadınının dar gününde el atacağı altınlarını, köylünün hayvanlarını gasp ediyorlardı.

Bunları anlattığımız zaman husumet yaratacak şeyleri yazmaya gerek var mı diyenler oluyordu. Evet, belki de doğru söylüyorlardı; çünkü husumet zaman zaman zaten ortaya çıkıyor ve tekerrür ediyordu. Tıpkı tarih gibi…

 

 

[1] St. Clair, s. 1; Miller, s. 72.

[2] Runciman, s. 411.

[3] Sonyel, s. 175-6.

[4] St. Clair, s. 1-2; Howarth, s. 30-31; ayr. bkz. Miller, a.g.e., s. 72.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam