Macaristan Sinemasının ustalarından olan Macar yönetmen Ildiko Enyedi, en son olarak 1999’da adını ünlü büyücü Simon Magus’dan alan Simon Magus filmiyle karşımıza çıkmış ve uzun bir süre ara vermişti. Enyedi; bu arayı Beden ve Ruh (İng: On Body and Soul) ile harika bir dönüşle kapatıyor . Film Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIPRESCI ödüllerinin yanında Ekümenik Jüri ve Berliner Morgenpost Okuyucu Jürisi ödüllerine de layık bulundu ve yılın sinema adına en ses getirici işlerinden olarak karşımıza çıktı. Beden ve Ruh sosyal yaşama tam olarak adapte olamayıp kendi hayatlarında olan; biri fiziksel engelli, diğeri de oldukça saf ve temiz niyetli olan iki karakterin kesişen hikayesini ele almakta.
Beden ve Ruh’un konusunu da kısaca anlatırsak ; Öğlen yemeklerini bile ciddiyetini bozmadan tek başına yiyen hastalıklı derecede asosyal olan ve kalite kontrol müfettişi olan Maria, kendi gibi sessiz ve içine kapanık muhasebe müdürü olan Endre ile yakınlaşır. Tesadüfen, geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark ettiklerinde ki bu rüyalarda ikisi de birisi erkek ve diğeri de dişi geyik olmak üzere geyiktirler ; önce bu durumdan sıkılıp korkarlar, ama sonrasında rüyalarındaki birlikteliği gerçek hayata taşımaya çalışırlar.
Aslında Beden Ve Ruh “Büyülü Gerçekçi” dediğimiz bir anlatım yapısına sahip ve bu yapıyı en iyi oluşturan sahneler de rüya sahneleri . Bu sahneler üzerinden film aslında anlatmak istediği şeyleri yani vermek istediği mesajları da zaten anlatıyor. Nedir bu mesajlar derseniz; filmden benim anladığım ilk mesaj ;insanlara asosyal değil her şeye rağmen sosyalliği yüksek bir hayat sürdürün demek istiyor. Yani; yürüyün dolaşın, insanlarla diyalog kurun, hayatı anlamlı kılan şeylere vaktiniz olsun diyor Ildiko Enyedi.
Ildiko Enyedi’nin bence filmde verdiği ikinci mesaj da iletişimsizlik üzerine bir takım mesajlardır. Yani; iletişimi doğru bir şekilde kuranlar ;işlerini de düzgün bir şekilde yürütür. Nitekim filmin iki karakteri olan Endre ve Maria önceleri bir birileriyle iletişim kurmakta zorlanırken zaman içinde kurdukları diyaloglarla bir noktaya gelip; yakınlaşıyorlar.
Filmde verilen üçüncü ve son mesajın da “Aşk” üzerine olduğunu düşünüyorum. Burada dikkati çeken farklı bir aşk hikâyesi ;ancak günümüzdeki gibi kullan at türünde kalıcı olmayan değil; kalıcı, gerçek ve aşkın anlamına yakışır bir “Aşk” yaşanması gerektiği ve gerekliğidir. Bu gerçek ve yaşanmış olması gereken aşkı da en iyi tarif eden ve filmin bir bakıma da tema müziği olan İngiliz besteci ve yorumcu Laura Marling’in yazdığı, bestelediği ve seslendirdiği “What He Wrote” da tam olarak filmle ve anlatmak istediği durumla da örtüşüyor. Yani ;aşk yaşanmış duygu ve düşüncelerin birer tamamlayıcısı olmalıdır. Gerçekten ve sahici, aynı zamanda da; samimi bir takım duygu ve düşüncelerle olabilmelidir. Filmdeki yaşanan aşk seyirci için arızalı ve tuhaf gelse de; ortada gerçekten ,sahici, samimi ve içten bir aşk öyküsünün anlatıldığı görülüyor.
Beden ve Ruh’un felsefi mesajının kısaca anlatırsak; insan eğer ruhunu kattığı zaman işini halledebilir. Bedenle ruh birlikteyken bir şeyler ortaya çıkabilir. Skolastik felsefe içinde oldukça önemli olan İbn-i Sina'ya göre ruh bedenden ayrı bir manevi cevherdir; Ancak bedeni bir alet olarak kullanmak gerekir. Filmin ben bir yerde de Skolastik Felsefe’ye göre hazırlandığını düşünüyorum. Çünkü; baş karakterlerimiz ruhun manevi cevherini biraz geç fark edebiliyorlar. Bunu da filmin içinde görmekteyiz. Tabi felsefeci dostlarım ve arkadaşlarım film hakkında daha detaylı yazılar için hazırlanıyorlardır. Filmi izleyenler için bir de uyarımız var tabi; Budapeşte’de bir Mezbahada gecen öyküde bazı sahneler hayvan kesimlerinden ötürü kanlı sahneler içeriyor. O yüzden kanla ilgili hassasiyeti olanlar da bu hassasiyetlerine göre filmi izlemeliler.